BASIN AÇIKLAMASI:İŞSİZLİKTEKİ DÖNEMSEL GERİLEME, UZUN DÖNEMDE KİTLESEL İŞSİZLİĞE ÇARE OLABİLECEK Mİ?

Sosyal Araştırmalar Vakfı istihdam raporuna göre Mayıs 2010’da resmi ve gerçek işsizlikte gözlenen düşüşün Eylül ayına kadar sürmesi muhtemel olmakla birlikte uzun dönemli olması mümkün görünmüyor.

Sosyal Araştırmalar Vakfı bünyesinde, İktisatçı Erhan Bilgin yönetiminde hazırlanan Raporda İşsizliğin gerilemesinde, Türkiye emek piyasasında yaz mevsiminde her yıl gözlenen (devrevi-konjonktürel) unsurların ve birkaç aydır, ekonomideki nispi toparlanmanın (sanayi üretimindeki artışın, hizmetler sektöründeki genişlemenin ve yeni kurulan şirket sayısındaki) artışın etkili olduğu belirtiliyor.

Raporda işsizliğin azalış eğiliminde iki noktaya vurgu yapılıyor: Birincisi, kriz döneminde oluşan kitlesel işsizler,  ikincisi Türkiye emek piyasasına her yıl ortalama 750 bin ila 900 bin dâhil olanların durumu.

Rapora göre, işsizlikteki düşüş eğilimi, ne kriz döneminde oluşan işsizlik “stokuna” eklenen kitlesel işsizlerin azalmasını sağlayacak, ne de emek piyasasına her yıl ilk kez eklenen 750 bin ila 900 bin kişinin tümünü kapsayacak hıza sahip değil. 

Raporda Krizden sonra işsizliğin, kriz öncesi dönemdeki düzeye gerilemesinin mümkün olamayacağı ifade ediliyor ve bunun nedeni olarak işsizliğin düşmesini sınırlayan karşıt eğilimler üzerinde duruluyor. Bu karşıt-eğilimlerin hâkim olduğu bir ekonominin ne krizde oluşan 1 milyon 100 binlik kitlesel işsizliği ne her yıl emek piyasasına dâhil olan 750 bin ila 950 bin emekçinin iş taleplerini karşılaması mümkün olmadığı kaydediliyor.  

Raporda işsizliğin kaderinin, piyasa unsurlarına bırakılamayacağına kamunun kitlesel istihdam yaratması gerektiğine vurgu yapılıyor. 

Raporun tümünü yüklemek için tıklayın

SOSYAL ARAŞTIRMALAR VAKFI

İSTİHDAM RAPORU

18 Ağustos 2010

 

İŞSİZLİKTEKİ DÖNEMSEL GERİLEME, UZUN DÖNEMDE KİTLESEL İŞSİZLİĞE ÇARE OLABİLECEK Mİ?

 

Türkiye İstatistik Kurumu Mayıs 2010’a ilişkin istihdam ve işsizlik verilerini açıkladı. Rakamlara göre resmi işsiz sayısı 2 milyon 846 bine geriledi. Resmi işsizlik oranı ise yüzde 11,0’a düştü.

Bilindiği gibi TÜİK işsiz olup iş bulmaktan ümidini kesmiş milyonlarca kişiyi ve geçici süreli işlerde çalışanları Resmi İşsizlik tanımına dâhil etmiyor. Bu nedenle resmi işsiz tanımı gerçek işsizlerin yalnızca bir bölümünü işsiz olarak tanımlamış oluyor.

Gerçek işsiz sayısına ulaşmak için TÜİK resmi işsiz kategorisine bu iki işsiz kategorisini de dâhil ediyoruz.  Mayıs 2010’da gerçek işsiz sayısı 4 milyon 716 bin ve gerçek işsizlik oranı yüzde 17.

Aslında gerçek işsizlik kategorisinin de gerçeği bire bir yansıtmadığını, büyük ölçüde temsil ettiğini kabul etmek gerekir. Çünkü TÜİK işsizlik verilerinin metodolojik sorunları tamamen halledilmiş değil. Üstelik sanayi ve tarım sektörünün reel istihdam eğilimleriyle karşılaştırmalar da yapılmıyor.

Dönemler itibariyle işsizliğin durumunu aşağıdaki tabloda görebiliriz:

Dönem

Resmi İşsiz

(bin kişi)

Resmi

İşsizlik %

Tarım dışı  işsizlik %

Top. Gerçek İşsiz  (bin kişi)

Top. Gerçek İşsiz %

2007

Mayıs

2.168

9,2

11,5

4.059

16,1

2008

Mayıs

2.203

9,2

11,5

4.061

15,7

2009

Mayıs

3.382

13,6

17,0

5.375

20,0

2010

Mayıs

2.846

11,0

13,8

4.716

17,0

 

 

Azalan işsizlik mi? İşsizliğin artış hızı mı?

İşsizliğin düşüş eğilimi, Mart 2009’da başlamıştı. Düşüş eğilimi bugüne (mayıs 2010) çok sınırlı sayı ve oranda olsa da bugüne kadar devam etti.

Türkiye emek piyasasında işsizliğin yıl sonuna doğru nispi olarak arttığı, yıl başından itibaren yaz aylarının sonuna kadar nispeten azaldığı bir eğilim (devrevi şekillenme) var. Dolayısıyla Mayıs ayındaki azalışta, bu her yıl tekrarlanan eğilimi dikkate almak gerekir. Yaz mevsimimin etkisi sona erdiğinde muhtemelen işsizlikteki bu devrevi azalmanın etkisi sona ermiş olacak. Zaten mevsimsel etkilerden arındırılmış TÜİK resmi işsizlik oranı yüzde 12.

 

Ekonomideki nispi toparlanma ve işsizlikteki nispi düşüş kitlesel işsizlik sorununa çare olabilir mi?

İşsizlikteki azalmanın devrevi etkiler ortadan kalksa da hiç olmazsa Ekim ayına kadar devam edeceğinin sahici işaretleri var. Sanayi üretiminin 2010’un ilk altı ayında yüzde 14 oranındaki genişlemesi, yine aynı dönemde hizmetler sektörünün birçok alt dalında karlılığın ve satış hâsılatının belirgin biçimde yükselmesi ve nihayet yeni kurulan şirket sayısındaki nispi artış, işsizliğin nispi azalış eğilimini doğrulayan paralel verileri oluşturuyor.

Fakat bu eğilim belli bir süre hatta 12 ay devam etse bile krizde oluşan ve 1 milyon 110 bine ulaşan kitlesel işsizliği emecek bir hıza sahip değil. Diğer yandan emek piyasasına her yıl 750 bin ila 900 bin yeni emekçinin dâhil olduğunu da dikkate almak gerekir.

Dolayısıyla Mart 2009’da başlayan ve Mayıs 2010’a kadar süren işsizlikteki gerilemenin kitlesel işsizliği azaltmasına yol açacak bir hıza ve kapsama sahip olmadığını söyleyebiliyoruz. Aşağıdaki tablo bu görüşümüze ilişkin en önemli dayanağı oluşturuyor. Tabloda ekonomik krizin derinleşmeye başladığı Eylül 2008’den sonra oluşan işsizlik verileri ile kriz döneminden önceki işsizlik verileri karşılaştırılıyor.

Kriz döneminde kitlesel işsiz sayısı 1 milyon 88 bin kişi arttı

 

Ocak 2007-Ağustos 2008

Ekim 2009-Mayıs 2010

 

 

Krizden önceki 20 ay

Krizden bugüne 20 ay

Artış

Ülke nüfusu

69.172

70.603

1.432

Çalışabilir çağdaki nüfus

50.264

51.755

1.491

Toplam işgücü

25.399

26.951

1.550

İstihdam edilenler

20.947

21.411

463

Resmi İşsiz

2.394

3.356

962

İşgücüne katılma oranı        

46,4

47,9

1,4

Resmi İşsizlik oranı %        

10,3

13,6

3,3

Tarım dışı işsizlik oranı  %

12,6

16,7

4,1

Gerçek İşsiz

4.451

5.539

1.088

Gerçek İşsiz oranı %

17,6

20,6

3,0

 

Krizin baş gösterdiği Eylül-Ekim 2010’dan bugüne işsiz sayısı Türkiye tarihinin en kitlesel noktasına çıktı. Krizden önceki 20 ayda ortalama 4 milyon 451 bin işsiz sayısı 1 milyon 88 bin kişilik artışla 5 milyon 539’a çıktı. İşsizlikteki düşüş eğiliminin bu kitlesel işsizler ordusunu azaltarak, kriz öncesi düzeye geriletmesini beklemek gerçekçi bir değerlendirme olmaz. Çünkü Mart 2009’dan Mayıs 2010’a kadar devam eden işsizlikteki sınırlı düşüş, kitlesel işsiz sayısının azalmasına ve yüzde 21’e ulaşan işsizlik oranının gerilemesine katkı sağlayamamıştır.

 

 

İstihdam artışını sınırlayan güçlü karşıt eğilimler ortadan kaldırılmadan, işsizliğin kesin bir azalış eğilimine girmesi mümkün olmayacak

Bu güçlü karşıt eğilimler şu şekilde ifade edilebilir: işten çıkartılan işçilerin yerine yenilerini almamak (daha az işçiyle çalışmaya devam etmek), iş disiplinini artırmak, asıl işin bir bölümünü, taşeron-kayıt dışı işçi istihdam edilen şirketlere devretmek, esnek istihdamı (geçici, sipariş üzerine, çağrı üzerine istihdam) genişletmek. Emek sürecindeki bu olumsuz ama katı ve sert eğilimlerin başlangıç tarihini 2001 Şubat krizine kadar götürmek mümkündür. 2008-2009 ekonomik krizi sosyal ilişkileri çalışan sınıflar aleyhine çok ciddi biçimde bozarak, bu karşıt eğilimlerin yeniden istikrar kazanmasına çok büyük bir imkân sunmuştur.

Bu karşıt-eğilimlerin hâkim olduğu bir ekonominin ne krizde oluşan 1 milyon 100 binlik kitlesel işsizliği ne her yıl emek piyasasına dâhil olan 750 bin ila 950 bin emekçinin iş taleplerini karşılaması mümkün değil. Dolayısıyla nasıl 2001 krizinden önce gerçek işsizlik oranı yüzde 13’ten yüzde 16 sıçramış yüzde 16’nın altına düşmemişse, 2008-2009 krizini tümüyle ekonomik büyümeye bıraktığında dahi, işsizliğin yüzde 17-18 oranının altına düşmesi iyimser bir tahmin olacaktır.

İşsizlik toplumsal bir sorun çözümü de toplumsal olmalı

Emek piyasasına dâhil olanların her yıl 750 bin ila 900 bin arasında arttığı, işsizler ordusunun 5 milyon kişiye yaklaştığı bir ekonomide emekçilerin kaderi, ekonominin hele hele liberal piyasa ekonomisinin kurallarına terk edilemez. Kriz döneminde bu liberal piyasa ekonomisinin aktörleri, yani şirketler, finans kurumları, fabrikalar faturayı çalışanlara çıkarttılar.

Ekonominin nispeten toparlanması karşısında, istihdam artışının geride kalması, piyasa aktörlerinin işsizlik karşısında sosyal sorumluluk duymadıklarını da ortaya koyuyor. Dolayısıyla,   işsizliğin kaderi ekonomik gelişmeye ve bilhassa piyasa unsurlarına bırakılmamalı. Kamunun sosyal müdahalesine şiddetle ihtiyaç var. Kamunun müdahalesi emeğin korunmasına, satın alma gücünün artmasına, eksik kamu hizmetlerinin (Milli Eğitim Bakanlığı resmi açıklamasına göre 135 bin öğretmen açığı bulunuyor. Sendikalara göre Gerçek kamu ihtiyacının 200 binin üzerinde) yerine getirilmesine de büyük katkı sunacaktır.