PARA, BANKA, DEVLET Merkez Bankası Bağımsızlaşmasının Ekonomi Politiği

Önsöz'den

Kapitalizmin yapısal olarak ulaştığı en tehlikeli aşama nedir diye soracak olursak, kendi adıma “her şeyin tüketim ve tüketimcilik” üzerinden analiz edilmesi olduğunu rahatlıkla söyleye bilirim. Tüketici olmak genel de kötü bir şey, ama daha da kötüsü toplumu anlama/açıklama ve dahası dönüştürme amacı olan insanların analiz ve açıklamalarında tüketici olmalarıdır. Analiz ve açıklamalarda tüketici olmak Nurdan Gürbilek’in haklı olarak işaret ettiği gibi bir “söz patlaması” ile birlikte gerçekleşiyor. Kavramlar yerini hızla içeriği boşaltılmış sözlere bırakıyor. Bu yer değiştirmenin en akıl almaz yanı ise Marksistlerin de kendi kavramlarını söze/sözcüklere dönüştürmeleridir. Sömürü, sermaye, emek, işçi sınıfı, emperyalizm, para gibi yaşamı anlamamızı sağlayan kavramlar/kavramlarımız SÖZCÜKLEREdönüştürüldü. Yapısal olanla tarihsel olan, ampirik olanla olmayan arasındaki içsel bağlantıları kuran kavramlarımız söze dönüştürüldü. Kapitalizmin yapısal mantığı, toplumun en küçük hücrelerini içine alacak şekilde kendini günü birlik inşa ederken, inşaa sürecini teknik ve kaçınılmazlık içeren bir dil ile ifade ediyor. Yani sermayenin mantığı sosyalleşirken, yaşamın her alanına el atıyor, müdahale ediyor ve dönüştürüyor. Bu amansız saldırı karşısında savunmacı bir halde kavramlarımızı söze çevirerek ayakta kalmaya çalışıyoruz. En basit ifade ile anlatmak istediğim kavramları harekete geçirecek gerçekliği (somut değişimleri) anlamaya çalışmak yerine somut gerçeklik ve değişimlerin üzerindenatlayarak analizler yapılıyor, yani kavramları canlı kılan, güçlü kılan harekete geçiren somut gerçekliğin dönüşümü gündeme alınmıyor. 

 

ÖNSÖZ

Merkez Bankası:

Parasal Sistemin Gardiyanına Neler Oluyor – Olanları Muhalifler Görüyor mu?

Bakılanla kurulan ilişki aslen bir seyir ilişkisine, sözün kendisi bir vitrine dönüştü… Epeydir vitrinde yaşıyoruz”(Nurdan Gürbilek, Vitrinde Yaşamak, s. 29)

Kapitalizmin yapısal olarak ulaştığı en tehlikeli aşama nedir diye soracak olursak, kendi adıma “her şeyin tüketim ve tüketimcilik” üzerinden analiz edilmesi olduğunu rahatlıkla söyleye bilirim. Tüketici olmak genel de kötü bir şey, ama daha da kötüsü toplumu anlama/açıklama ve dahası dönüştürme amacı olan insanların analiz ve açıklamalarında tüketici olmalarıdır. Analiz ve açıklamalarda tüketici olmak Nurdan Gürbilek’in haklı olarak işaret ettiği gibi bir “söz patlaması” ile birlikte gerçekleşiyor. Kavramlar yerini hızla içeriği boşaltılmış sözlere bırakıyor. Bu yer değiştirmenin en akıl almaz yanı ise Marksistlerin de kendi kavramlarını söze/sözcüklere dönüştürmeleridir. Sömürü, sermaye, emek, işçi sınıfı, emperyalizm, para gibi yaşamı anlamamızı sağlayan kavramlar/kavramlarımızSÖZCÜKLERE dönüştürüldü. Yapısal olanla tarihsel olan, ampirik olanla olmayan arasındaki içsel bağlantıları kuran kavramlarımız söze dönüştürüldü. Kapitalizmin yapısal mantığı, toplumun en küçük hücrelerini içine alacak şekilde kendini günü birlik inşa ederken, inşaa sürecini teknik ve kaçınılmazlık içeren bir dil ile ifade ediyor. Yani sermayenin mantığı sosyalleşirken, yaşamın her alanına el atıyor, müdahale ediyor ve dönüştürüyor. Bu amansız saldırı karşısında savunmacı bir halde kavramlarımızı söze çevirerek ayakta kalmaya çalışıyoruz. En basit ifade ile anlatmak istediğim kavramları harekete geçirecek gerçekliği (somut değişimleri) anlamaya çalışmak yerine somut gerçeklik ve değişimlerin üzerindenatlayarak analizler yapılıyor, yani kavramları canlı kılan, güçlü kılan harekete geçiren somut gerçekliğin dönüşümü gündeme alınmıyor.

Daha önce Devlet Planlama Teşkilatı’ndaki dönüşümleri analiz edip kitaplaştıran sevgili arkadaşım Ümit Akçay elinizde tuttuğunuz kitapta paranın ulusal düzeyde gardiyanı olan Merkez Bankası’nı analiz ediyor, ama analize başlamadan önce iç çekerek analizine başlıyor;

Ancak şaşırtıcı olan, merkez bankasının ana akım dışındaki yaklaşımlar ya da özellikle eleştirel yaklaşımlar tarafından da dikkatle ele alınıp incelenmemiş olmasıdır.”

Evet, ne yazık ki Ümit haklı ve sadece merkez bankası değil yaşamın kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürülüp inşa edildiği tüm alanlarda aynı “iç çekilecek” bir gerçeklikle karşılaşacağımızı rahatlıkla söyleyebilirim.

Peki, hayatın tüm alanlarında gerçekleşen değişim/dönüşümü eşzamanlı nasıl ele alabiliriz? Bu sorunun belki de ilk ve en önemli uğrağının yeniden kavramlara dönmekle ve kavramlar üzerinden dil kurmakla mümkün olacağını düşünüyorum.

Bu kısa belirlemelerden hareketle kapitalizmi tanımlayan en temel yapısal belirlemenin kapitalist toplumsal ilişkilerin genişleyen yeniden üretimi olduğunu söyleyebiliriz. Kapitalist toplumsal ilişkilerin genişleyen yeniden üretiminde, üzerinde en çok durulan konu metaların yeniden üretimi olmuştur. Kapitalist toplumsal ilişkilerde burada detaylandıramayacağımız kadar merkezi öneme sahip olan metalaşma süreci, sadece insanların en temel ihtiyaçlarını metalaştırmıyor, aynı zamanda insanlık tarihinin en acımasız dönüşümü olan emek gücünün metalaştırmasını da beraberinde getiriyor. Bir başka ifadeyle emek-gücü, insanların kendi bedenlerinden çekilip alınarak alınıp satılan bir meta haline geliyor. Emek-gücünün metalaşması aynı zamanda emek-gücünün genişleyen yeniden üretimini gerekli kılıyor. Bu ilk elden meta ile emek-gücü arasındaki yapısal ve içsel bağlantıların açığa çıkarılmasını gerektiriyor. Ama gerek metaların kendi aralarındaki ve insanlarla olan ilişkisini düzenleyen fiyat mekanizması, gerekse emek-gücünün zaman üzerinden nicelikleştirilmesi (ücret), değişim değerinin egemenliğini sağlayan paranın da kapitalist mantık içinde yeniden biçimlenmesini zorunlu kılmıştır. Değişim değeri toplumsal ilişkilerde egemen olduğu oranda, değişime konu olan şeyler arasındaki ilişkileri sağlayan ve ortak ölçü olan paranın da toplumsal ilişkilerde genişleyen yeniden üretimi, en çok göze çarpan ve ama analizi en zor olan paranın toplam genişleyen yeniden üretim sürecini de başlatmıştır. Marksizm, belki de daha doğru bir ifade ile K.Marks, analizlerini metaların genişleyen yeniden üretimi üzerinden gerçekleştirmiş, yani metanın en fetişistik karakteri üzerinde yoğunlaşarak kapitalizmin yapısal olarak oldukça önemli olan bu alanını deşifre etmiş, yani kavramsal düzeye taşımıştır. Ama gerek emek-gücünün toplumsal olarak genişleyen yeniden üretimi ve gerekse de paranın toplumsal olarak genişleyen yeniden üretimi konusu yeterli önemde ve düzeyde Marksist analizlere konu olmamıştır. Evet bir meta olarak emek-gücü ve evet bir meta olarak para analiz edilmiştir, fakat emek-gücü ve paranın toplumsal olarak genişleyen yeniden üretimi ve bu alanların içsel derin bağlantıları üzerinde durulmamıştır. Emek-gücünün genişleyen yeniden üretim merkezi olan hane halkı, öncelikle feminist ama daha sonra Marksist feministlerce ele alıp analiz edilmiştir. Ama elinizdeki çalışmanın temel ve zorlu uğrağı olan paranın toplumsal genişleyen üretimi, üstyapı kurumu ya da özün açığa çıktığı biçimler olarak tanımlandığı için yeterli ve gerekli düzeyde kavramsallaştırılmamıştır. Bahsettiğimiz toplumsal ihtiyaçların yeniden üretim alanı olan üretim ile üretimin gerçekleşmesi için gerekli olan emek-gücü ve paranın yeniden üretiminin içsel derin bağlantıları yeteri kadar geliştirilmemiştir. Ama toplumsal gerçekliğin kapitalist anlamda inşası bu alanların içsel çoğul bağlantıları dolayında gerçekleşiyor. Egemen sosyal bilimlerin tanımladığı şizofrenik dünyada bu alanlar bir gerçekliğin parçaları olarak değil, her biri farklılaşmış disiplinlerin araştırma nesnesine dönüştürülmüştür. İhtiyaçların, yani zenginliğin (metaların) yeniden üretimi ekonomi disiplinine havale edilirken, zenginliğin paylaşımı siyaset bilimine, aile (hane halkı) ise sosyolojiye bırakılmıştır. Bu ayrışma gerçekliğin anlaşılmasından öte, gerçekliğin belirli iktidar ilişkileri içinde analiz edilerek, verili gerçekliğin yeniden üretimini sağlamıştır. Oysa verili gerçekliği dönüştüren, değiştirmek isteyen müdahaleci bir analizin bu alanları analizlerine katması gerekir, hatta gerçekliğe ait bu alanlara müdahale yapılması gerekiyor. 

Paranın genişleyen yeniden üretiminin analizi bu şizofrenik ayrım içinde en zorlu alanlardan biridir. Elinizdeki çalışma işte bu zorlu alanı kavramsal bir düzenek içinde ele alıyor ve doğrusu “söze dönen kavramları” yeniden kapitalizmin yapısal özellikleri dolayında analiz ediliyor. Somut gerçeklik içinde kavramların güçleneceği düşüncesinden hareketle de Türkiye pratiğinden hareketle, yani merkez bankasının özgüllükleri üzerinden analiz ediliyor.

Son zamanlarda merkez bankasının bağımsızlığı üzerinden yürütülen tartışmalar (ki bunlar daha çok eleştirel olmayan iktisatçılar arasında teknik bir konu olarak ele alınıyor) ve merkez bankasına yönelik pratikler aslında meta, emek-gücü ve çok daha önemlisi ulusal pazarlar, ulusal siyasal düzenekler arasındaki içsel ilişkiler ve bu ilişkilerin dönüşümünü işaret ettiği ölçüde anlamlı.Başka bir değişle merkez bankasındaki değişiklikleri kavramsal aparatlarla anlamaya çalıştığımızda, kapitalizmin yapısal/güncel mantığını daha kolay anlamış olacağız. Egemen analizlerin teknik ve dolayısıyla nötr olarak işaret ettikleri bu alana yönelik değişiklikler, sadece kapitalizmin bugünkü işleyişine ait bir çok şeyi bizlere vermekle kalmaz, aynı zamanda yukarıda işaret ettiğim paranın yeniden üretiminde önemli olan siyasal ilişkiler alanını da içine alan bütünsel bir analize bizi yönlendirir. Bilindiği üzere ulus devletler merkez bankaları dolayında parasal alana müdahale ederler. Yani devlet merkez bankası kanalı ile ekonomik yaşamda para akışında ortaya çıkacak bazı olumsuzlukları elimine etme amacı güder. Merkez bankası bu anlamda bir emme/basma tulumbası gibi piyasadaki fazlalıkları emerek veya piyasada likit sıkıntısı olduğunda piyasaya para sürerek denge koşullarını sağlamaya çalışır. Bu yöntemleri daha da somutlaştıracak olursak, merkez bankası uyguladığı faiz oranlarını indirip/yükselterek, ya da açık piyasa işlemlerine girerek/girmeyerek, bankalara uyguladığı karşılıkları azaltıp/çoğaltarak denge koşullarını yaratmaya çalışıyor. Bu önemli işlevlerinden dolayı K. Polanyi haklı olarak, merkez bankalarının ortadan kaldırılması durumda, ulusal ekonomilerinin birer enkaz yığınına dönüşeceğini belirtir. Devletin burada ele almadığımız emek-gücünün toplumsal yeniden üretim koşullarını güvence altına alma ile para arzını belirli düzenlemelerle güvence altına alma en temel işlevleri arasında olmuştur (S. De Brunhoff).  Yukarıda işaret ettiğimiz içsel olarak birbiri ile bağlantılı üç düzey arasında en önemli halka olan para arzının güvence altına alınması kapitalizmin toplam toplumsal yeniden üretimini sağladığı ölçüde özel bir öneme sahiptir ve bu yüzden de Aglietta’nın doğru bir tespitle işaret ettiği gibi merkez bankasının yüklendiği işlevler sadece bir dizi teknik işleyiş olarak ele alınamaz/analiz edilemez.

Gerçekten de son zamanlarda açığa çıkan krizlere baktığımızda merkez bankasının ne kadar önemli bir dizi işleve sahip olduğunu bir kez daha görmekteyiz. Sistemin işleyişine ait bütünsel bir dil kurulmadığından olsa gerek, ABD Merkez Bankası’nda onsekiz yıl yönetici olarak görevde bulunan Alan Greespan ve dolayısıyla da ABD Merkez Bankası, krizin temel suçlusu olarak gösterildi. Fetişizm o kadar derinleşmiş durumdaki Greespan “kriz benim yüzümden çıkmadı ama ben de suçluyum” dedi. Özellikle aşırı meta üretiminin gerçekleştiği koşullarda dolaşıma sadece aşırı miktarda para girmez, ama çok daha fazla yeniden değerlenme sorunu yaşayan, yani üretken sermaye olarak işlev görememe tehdidi altındaki sermayelerin değersizleşme sorununu da yaratır. Değersizleşme yönündeki tehdit meta biçiminde yaratılan ama para biçiminde ellerde birikilen değerlerin yine en fetiş form olan para biçiminde değerlenmesine yol açar, ki biz buna hayali sermaye diyoruz. Böyle dönemlerde ise, bu hayali sermayenin çılgın gelişiminin en önemli düzenleyicisi olarak merkez bankaları artan bir öneme sahip olurlar. D.Harvey’in haklı bir şekilde işaret ettiği üzere yaratılan ve geleceği ipotek altına alan hayali sermaye formasyonunun merkez bankası kanalı ile sosyalizasyonu ya da geçerlilik kazanması için merkez bankası sürece müdahale eden kurum haline gelir. Paranın sermaye olarak değersizleşme krizleri, aynı zamanda paranın mekânsal kısıtı aşması yani borç-kredi olarak farklı mekânlara yayılmasını (paranın mekân ihlali) hızlandırır. Bunun yanı sıra ve bununla birlikte, paranın zaman kısıtını aşması (paranın zaman ihlali) yani bugünden geleceği tüketecek kredilerin artması, sadece ulusal paralar arasındaki ilişki ve düzenekleri ortadan kaldırmaz. Ama çok daha önemli bir aşamaya ulaştığında, değerlenme krizini aşmak için sermaye geleceği tüketmeye başlar. Süreç paranın ortak genel eşdeğer olma özelliğini tahrip eder. Kapitalizm yüzleştiği krizleri aşmak için para biçiminde değerlenme ama mekân ve zaman kısıtlarını aşacak değerlenme koşulları kapitalizmi çok daha yapısal bir kısıtla yüzleştirir, yani bu süreç, genel ortak ölçünün tahrip edilmesine neden olur. Ve tüm bu koşullarda merkez bankası bağımsızlığı ile hem mekân hem de zaman kısıtını aşmak için kapitalizmin yapısal mantığı dolayında bir rasyonel kazanması istenirken, aynı zamanda merkez bankası bağımsızlığının bizzat kendisi ulus-devlet ile meta ve para arasındaki içsel ilişkilerin önemli ölçüde değişmesine ait bir dizi değişimi açığa çıkarır.  

Merkez bankasının bağımsızlığına ilişkin muhalif analizlere baktığımızda (benim bildiğim Oktar Türel’in Mülkiye Dergisi için kaleme aldığı metin ve Erinç Yeldan’ın kısa gazete yazıları dışında hemen hemen yok gibi) merkez bankasındaki değişiklere ulusal bağımsızlık üzerinden yaklaşıldığını görmekteyiz. Merkez bankası değişikliklerine hiç kuşkusuz ulusal-bağımsızlık penceresinden bakılabilir, ama değişimin yapısal özellikleri ele alınmadığında sorun tıpkı egemen iktisatçıların yaptığı gibi sadece teknik bir analize indirgenmiş olur.

Sevgili Ümit, çalışmasında, merkez bankası bağımsızlığını teknik ve fetişistik bir düzeyde ele alma tehlikesine karşılık, ilk elden soruna nasıl yaklaşılması gerektiğine ilişkin bir yöntem, bir güzergâh oluşturuyor. Bu güzergâh, iktisat ve siyaset arasında varolan o sevimsiz kırmızı çizgiyi ortadan kaldırıyor. Yazarımızın çalışmasında ısrarlı bir leitmotif var, o da “merkez bankası bağımsızlığının” aslında doğrudan siyaset ve iktidarla ilişkili olduğudur. Bu anlamda çalışmanın heyecan veren yanı, iktisadın kapalı, kendi içinde görece huzurlu dünyasından uzaklaşarak, gerçekliğin yapı taşlarından biri olan iktidar ve güç ilişkilerine yönelmesidir.

Ümit, merkez bankası ile iktidar ilişkileri ve temel işleyiş olarak metaların yeniden üretimi arasındaki içsel bağlantıları analize dahil ettiği anda, son zamanlarda uluslararası camiada heyecan verici tartışmalara neden olan paranın varoluşu ve işleyişine ilişkin temel sorunsallarla da yüz yüze geliyor. Bu cesaret isteyen bir bilme eylemliliğidir. Tartışmanın taraflarından biri olan Marksist ortodoksi parayı metanın yeniden üretimi ya da metaların değiş-tokuş ilişkilerinden hareketle analiz ederken, Weberyan analizler parayı ulusal-siyasal yapılar üzerinden yani paranın merkezi siyasal aygıtın egemenlik alanı üzerinden tanımlıyor. Bu alandaki teorik tartışma kanımca yukarıda işaret ettiğim anlamda metanın genişleyen yeniden üretimi ile paranın genişleyen yeniden üretimi arasındaki içsel derin bağlantıları kurmak yerine, daha çok bir değişkeni (metaın genişleyen yeniden üretimini) paranın genişleyen yeniden üretimine önceleyen hiyerarşik bir dil üzerinden (ya da tam tersi) analiz ediyor. Bu tarz bir analiz gerçekliğin kendisine haksızlık yapmak anlamına geldiği gibi, bu iç içe geçmiş iki alanın birikim sürecinde değişen işlev ve farklılıkları göz önüne alınmadan statik bir zaman kurgusu üzerinden analizler yapılıyor. Oysa adı üzerinde “genişleyen yeniden üretimden” bahsediyoruz. Kapitalizmin genişleyen toplumsal toplam yeniden üretimi, ilk elden ulus-devlet ile birlikte eşzamanlı olarak devam etmekte, ama aynı zamanda genişleyen toplam yeniden üretim, ulusal sınırları aşacak eğilimlere yöneldiği ölçüde siyasal düzenek yeni koşullarda yeniden tanımlanmaktadır. Para arzı ve emek-gücü üzerindeki düzenlemeler devem etmekle birlikte, düzenleme biçimleri ve ulus-devletlerin ve dolayısıyla merkez bankalarının işlevlerinde de önemli dönüşümler gerçekleşiyor. Bu dinamik süreci en iyi ele verecek örnek ise, geç-kapitalistleşen Türkiye gerçeğinde T.C. Merkez Bankası’nın tarihsel süreç içinde oluşum ve biçimlenmesini yapısal koşullar dolayında ele alıp analiz etmekten geçiyor. Yani kavramlara hayat verecek somut gerçekliğe yönelmekten geçiyor. Sevgili öğrencim/arkadaşım, meslektaşım Ümit, birçok şey öğrendiğim bu çalışmasında kavramsal düzenekleri doğrudan yaşam içinde sınayarak bilemekten kaçınmıyor.

Kitapta T.C. Merkez Bankası’nın gelişimi ve son dönem bağımsızlık tartışmalarının analizinde iktisadi olan ile siyasal olan arasındaki arayüz üzerinde yoğunlaşılıyor. Bu ara yüzeyde etkin olan merkez bankasının somut işleyişine yöneliniyor. Böylece Türkiye gerçeğine yönelen çalışmada, teorik açıdan makro düzey ile mikro düzey arasında köprüler oluşturuluyor. Kanımca, bu ara yüzeyde olan kurumların (DPT, Merkez Bankası, Üniversiteler) dönüşümünü daha iyi analiz etmemiz gerekiyor, ancak ne yazık ki bu ara yüzeydeki kurumları analiz etmek konusunda muhalif analizler yeteri kadar yol almamıştır. Elinizdeki heyecan veren çalışma, bu eksikliği kapatmanın nasıl olacağına dair önemli açılımlar sağlıyor.

Bu tarz çalışmalar oldukça önemli. Önemli çünkü sermayenin organik aydınları gerçekliğin bilgisini egemen sınıfların taleplerine uygun bir şekilde biçimlendiriyorlar. Sadece meşrulaştırmıyorlar, ayrıca işaret ettikleri gerçekliği dönüştürüyorlar. Önemli çünkü kavramdan kaçan ve dahası kavramları vitrinde içeriği boşaltılmış sözcüklere dönüştüren Marksist/muhalif kesimlere karşı bu tarz çalışmalar gerçekliğin gerçek renklerini aktarıyor. Önemli çünkü kavramları somut gerçekle buluşturarak, muhalif-Marksist dilin sahiciliğini arttırıyorlar. Ve son olarak önemli çünkü bu tarz çalışmalar yeni kavramlar üretmenin önünü açıyorlar.

Akıntıya karşı durarak bu yaratıcı emekleri dolaşıma sokan/okuyucuya ulaştıran Sosyal Araştırmalar Vakfı’na (SAV), özellikle de sürece doğrudan emeklerini katan Serap ve Ülkü’ye heyecanlarını katan Metin ve Fatma’ya  teşekkür ediyorum. Evet, SAV gibi yayınevleri ve Ümit Akçay gibi yazarlarımızın olması insana umut aşılıyor.

Fuat Ercan -Kıbrıs

İÇİNDEKİLER

Önsöz / Fuat Ercan

1. GİRİŞ

2. PARA VE MERKEZ BANKASI ÜZERİNE BİR ANALİZ ÇERÇEVESİ

3. EKONOMİ (PARA) VE SİYASETİN (DEVLET) KESİŞME NOKTASI OLARAK MERKEZ BANKASI

3.1  Kapitalist Toplumsal İlişkiler İçerisinde Para ve Temel İşlevleri

       3.1.1. Marksist Emek Değer Teorisinde Para

          3.1.1.1. Değerin Meta Biçiminden Para Biçimine Geçiş

          3.1.1.2. Paranın İşlevleri

       3.1.2. Devlet Merkezli Para Yaklaşımı

       3.1.3. Bir Sentez Denemesi

          3.1.3.1. Para Tartışmalarının Değerlendirilmesi

          3.1.3.2. Para Üzerine Bir Çözümleme

3.2. Merkez Bankasının Oluşumunun Kavramsallaştırılması 

       3.2.1. Değer Biçimi ve Özel Emeğin Sosyalleşmesi

       3.2.2. Kredi Sistemi, Parasal Piramit ve Merkez Bankasının Oluşumu

       3.2.3. Merkez Bankacılığın Tarihsel Gelişiminde Ana Çizgiler

          3.2.3.1. Altın Standardı Dönemi

          3.2.3.2. Bretton Woods Dönemi

4. MERKEZ BANKASI BAĞIMSIZLAŞMASI LİTERATÜRÜNÜN ANALİZİ

4.1. Merkez Bankası Bağımsızlığı Literatürü

       4.1.1. Merkez Bankası Bağımsızlığının Teorik Temeli Olarak Yeni Klasik İktisadın Yükselişi

       4.2.2. Merkez Bankasının Bağımsızlığı Literatürünün Gelişimi

          4.2.2.1. Kural Karşısında Takdir Hakkı Tartışması

          4.2.2.2. Güvenilirlik Karşısında Esneklik Tartışması

          4.2.2.3. Siyasi Konjonktür Yaklaşımı

       4.2.3. Merkez Bankasının Bağımsızlığının Ampirik Temelleri

          4.2.3.1. Yasal/Gerçek Bağımsızlık

          4.2.3.2. Amaç/Araç Bağımsızlığı

          4.2.3.3. Diğer Bağımsızlık Tanımları

          4.2.3.4. Merkez Bankası Bağımsızlığının Ekonomik Değişkenlerle İlişkisi

5. MERKEZ BANKASININ BAĞIMSIZLIĞININ EKONOMİ POLİTİĞİ

5.1. Bretton Woods Sonrası Süreçte Merkez Bankacılığının Dönüşümü

5.2. Paranın ‘Apolitikleştirilmesi’ Stratejisi

6. TÜRKİYE’DE MERKEZ BANKASININ BAĞIMSIZLAŞMASININ EKONOMİ POLİTİĞİ

6.1. 2001 Öncesi Sürece Özet Bakış:

      Türkiye’de Sermaye Birikim Sürecinin Gelişimi Bağlamında Merkez Bankacılığının Dönüşümü

       6.1.1. Merkez Bankasının Kuruluşu ve Kurumsallaşması (1930–1955)

       6.1.2. Paranın Siyasal Yönetimi (1955–2001)

          6.1.2.1. Kamunun Doğrudan Finansmanı (1955–1986)          6.1.2.2. Kamunun Dolayl› Finansman› (1986–2001)

6.2. 2001 Krizi Sonrasında Merkez Bankasının Bağımsızlaşması

       6.2.1. Ekonomi ile Siyaset Ayrışmasının Derinleşmesi Olarak 2001 Dönüşümü

          6.2.1.1. Yapısal Dönüşümün Tetikleyeni Olarak 2001 Krizi

          6.2.1.2. 2001 Sonras›nda Ekonomi Yönetiminin Yeni Kurumsallaşması

       6.2.2. Merkez Bankası Bağımsızlığının Hukuksal Boyutu

       6.2.3. Bağımsızlığın Sınıfsal Mantığı: Aktörler ve Talepleri

7. SONUÇ

ÖN KAPAK

 

ARKA KAPAK