TÜRKİYE'DE TARIM TOPRAKLARININ TARIM DIŞI AMAÇLARLA KULLANIMI

Elinizdeki kitap sanayinin, tarımı da kendine dönüştürdüğü, kentin kırı neredeyse yuttuğu, kentte, kırda, doğada ve doğal olarak doğrudan insanların kendilerinde birçok sorunu doğurduğu bu süreçte, insanlığın macerasının hemen başlangıç dönemlerinde herşeyin temeli sayılan toprağın, hem de en üretken bölümlerinin ülkemizde nasıl hoyratça kullanıldığını bilimin titizliği içinde incelemekte, Adapazarı ovasındaki alan araştırmasının sonuçlarını vermektedir.

SUNUŞ

Toprak, su, hava; şüphesiz doğanın temel elemanları ve  yaşamın kaynaklarıdır. Bir tür olarak insan, bir parçası olduğu bu doğanın rahminde şekillendi ve bağrında büyüdü. İnsan -en azından şimdilik - doğanın bilebildiğimiz bu en yetkin organizması, sadece gelişiminin ilk dönemlerinde adaklarıyla, törenleriyle, şenlikleriyle varlığını güvence altına almaya çalışmadı; tüm gelişme süreci içinde, yaşamının en zorlu dönemlerinde, en sıkıntılı anlarında toprağın, suyun ve havanın bağrına dönmenin özlemini duydu. Dönebildiği anda, tekrar yaşadığını hissetti. Toprağa, suya ve havaya, ürettiği her türlü düşüncede, düşte, ütopyada yer verdi.

 

İnsanlık, bu yüzden gelişmesinin belirli bir aşamasında, geçmişine ve çevresine ilişkin düşüncelerini sistemleştirmeye başladığında, varlığın ana maddesi, ilk maddesi olarak suyu, havayı – ateşi - ve toprağı gördü. Bu yüzden dinler, günlük hayatta “topraktan geldik, toprağa gideceğiz” söylemine sığındı. Bu yüzden tüm dillerde onlar için şarkılar söylendi, şiirler okundu[i]

İnsan hem yetkindi hem eksik. Eksikliğini aşmasının tek yolu vardı: Toplu yaşamak. Eksikliği, yetkinleşmesinin de nedeni oldu. Toplu yaşamak, işbölümü - dayanışma – örgütlenme demekti. İnsanlık; toprağın ve suyun ve havanın, kendi yaşamı için en uygun koşulları oluşturduğu bölgelerde birçok uygarlıklar kurdu. Uygarlıklar ise kendilerini kentlerinde somutlaştırdı. Bu arada, gelişme kendi sonuçlarını da yaratmıştı. Zenginlik, mülkiyet, egemenlik, iktidar, devlet kavramları çoktan toplumsal hayat içindeki yerlerini almışlardı. Böylece, artık, kendi yetkinleşmesinin ürünü olan herşey – zenginlik, mülk, iktidar, entellektüel birikim v.b. – kentlerde yapılacak, üretim kıra kalacaktı. Kent -  kır çelişkisi başlamıştı.

Kentler, uygarlıkların simgesiydi ve aynı zamanda farklı uygarlıklar arasındaki ilişkiler  ağının hem düğüm noktaları hem de ilişki ortamlarıydı. Zanaat ve ticaret kentlerde gelişiyor, kentler, ilişkiler ağında ne kadar önemli düğüm noktalarında bulunuyorsa, o kadar zenginleşiyordu. Kentler; zanaatın, ticaretin, iktidarın, zenginliğin, sanatın, entellektüel birikimin merkeziydi. Kırlar üretimin... Kentler, değişimin ve hızın temsilcisiydiler, kırlar dinginliğin ve yavaşlığın.

İktidar kente, kentler ise kıra muhtaçtı. Adlarına ister kent devleti densin, ister imparatorluk; tüm uygarlıklar böylece kenti ile kırı ile kendi ülkelerini yarattılar. Her uygarlığın üzerinde yaşadıkları topraklar, tarih sahnesinden silinmedikleri sürece onların ülkesi olarak anıldı.

Ticaretin ve zanaatın gelişmesinin belirli bir aşamasında kentler, değerin ve zenginliğin kaynağını bulduklarını ilan ettiler: Değerin ve zenginliğin kaynağı -ülkelerinin ötekilerin ülkesine- yaptığı satıştır!

Kır; doğa ve topraklar adına son kez bağırdı: Değerin ve servetin kaynağı doğa; bitkilerin ve hayvanların doğal olarak büyüdüğü ziraat, hayvancılık ve esas olarak tarımdır!

Fakat, kentli, sahip olduğu özellikleri kullanmış ve kendini yetkinleştirmişti. Doğayı inceleyerek, gözlemleyerek, kendi ihtiyaçlarını, doğanın yavaşlığına ve çözümlerine tabi olmaksızın, dilediği hızda, dilediği miktarda üretmenin yöntemini bulmuştu. Sanayi.

Ve iktidarını kuran kapitalizmin ve egemenlerinin dönemi başlamış oldu.

Sanayinin ve kentin zaferi kesindi: Sanayi, sağladığı hız ve olanakları egemenlerinin emrine sundu; egemenlerine sanayileşememiş olanlara göre büyük üstünlük sağladı. Onlar, artık, sadece siyasi ve askeri güce değil, herhangi bir andaki zenginlik olarak ekonomik güce değil, her an daha hızlanan, her an daha fazla üretme kapasitesi yaratan ve diğerleriyle arasındaki farkı açan bir ejdere sahiptiler. Halihazırdaki dünya nüfusunun çok daha fazlası için üretebilirlerdi.

.***

Elinizdeki kitap sanayinin, tarımı da kendine dönüştürdüğü, kentin kırı neredeyse yuttuğu, kentte, kırda, doğada ve doğal olarak doğrudan insanların kendilerinde birçok sorunu doğurduğu bu süreçte, insanlığın macerasının hemen başlangıç dönemlerinde herşeyin temeli sayılan toprağın, hem de en üretken bölümlerinin ülkemizde nasıl hoyratça kullanıldığını bilimin titizliği içinde incelemekte, Adapazarı ovasındaki alan araştırmasının sonuçlarını vermektedir.

Birinci bölümde, tarım topraklarının tarım dışı amaçlarla kullanılmasının nedenlerinin teorik çerçevesi çizilmiştir. Yazar, önce bu yönde bir politika oluşturmanın gerekçelerini sıralamaktadır:

Toprağı etkin ve verimli kullanmadan, diğer bir deyişle bu kullanımın planlamasını yapmadan

    *

      Ülke geleceği planlanamaz
    *

      Kentleşme sorunları çözülemez
    *

      Beslenme politikaları oluşturulamaz
    *

      Ülkenin bugün yaşayan ve gelecekte yaşayacak kuşaklarının besin gereksiniminin karşılanması ve gelecekte de karşılanmasının tehlikeye atılmaması için sürdürülebilir tarım politikaları oluşturulamaz
    *

      Tarım ürünlerinin stratejik önemi vardır. Besin gücü artık bir açlık silahı olarak kullanılmaktadır. ABD Besin ve İnsan Gereksinimleri Senato Komitesi Başkanının açıklaması yeteri kadar açıktır: “Biz besin fazlasını en çok gereksinimi bulunan yerler temelinde değil, dış ilişkilerde güç-siyasal etmenler temelinde dağıtırız. Başka bir deyişle, biz besini cephane olarak kullanırız”.
    *

      Tarım topraklarının nüfusa oranı giderek azalmaktadır. Yakın gelecekte olmasa bile bu uzun dönemde açlık riski demektir.
    *

      Tarım topraklarının azalması çevre açısından da önemli bir sorundur; tarım topraklarında azalma biyolojik çeşitlilik ve ekolojik denge üzerinde olumsuz etkide bulunacaktır.

Çalışma; tarım topraklarının amaç dışı kullanımının sonuçlarını çevrebilimsel (Doğanın bütünlüğü (bütünlük), Doğanın sınırlılığı (sınırlılık), Doğanın özdenetimi (özdenetim), Doğanın çeşitliliği (çeşitlilik), Doğada hiçbir şeyin yok olmayacağı (yok olmama)(Termodinamiğin 1. Yasası), Bedelsiz yarar olmaz (Termodinamiğin 2. Yasası), Doğanın geri tepmesi (tepki)(Newton’un Etki – Tepki Yasası), En uygun çözümü doğa bulmuştur, Doğa ile birlikte gitme)  ilkeleri temelinde açıklamaktadır.

Not edilmelidir: Gelinen bu noktada, yaşamı organize etmenin kısıtları ve kuralları, insanın yapabilecekleri; kendisinin, kullandığı araç ve yöntemlerin yetkinliği değil, doğanın kısıtları ve kurallarıdır. Çember tamamlanmış görünüyor!İnsanlık, doğa karşısında, tümüyle onun kurallarına boyun eğerek başladığı serüveninde, dilediğini yapabilir duruma geldiği durumda dahi, bugünün verili koşullarında doğayı yoketmeyi göze almadığı sürece yine onun kurallarına uymak, ama bu kez bilerek uymak zorunluluğunu tartışıyor.

Yazar belirtiyor: Doğal kaynakların kullanımı açısından dört “ideal – tipik” yaklaşım söz konusudur:

   1. “sömürgeci” bir tavırla toprak ve doğa kullanımı yani kısa erimli karın en çoğa çıkarılması olarak tanımlanan kara yönelik kullanım;
   2. insan merkezli bir tavırla uzun erimli karı en çoğa çıkarmayı hedefleyen korumacılık;
   3. ekosistemin uzun erimli dengesini hedefleyen, insan ve doğanın ortak çıkarına dayalı eko-korumacılık
   4. hem bugün hem de gelecekte ekolojik ve çevresel değerlere mutlak öncelik tanıyan yoğun eko-korumacılık

Çok açık; bugün genel geçer yaklaşım “sömürgeci” bir tavırla toprak ve doğa kullanımıdır. Yazar bu sömürgeci tavrın kaynağının kapitalizmin doğasında aranması gerektiğini belirtiyor ve sıralıyor:

    * Kapitalist ekonomi tarımı metalaştırarak onu yalnızca bir kar aracı haline getirmiştir.
    * Batıdaki büyümenin nedeni, kapitalist ekonomik ve toplumsal sistemin yapısının uzun erimli ussallık açısından doğal kaynaklar ve insan kaynaklarında büyük savurganlıkla kullanmasıdır
    * Kapitalizmin karı öne çıkaran mantığı ile doğal kaynakların kullanımı arasındaki çelişki nedeniyle, kapitalizme sürdürülebilir kalkınmanın gereklerine uygun hale gelmesini sağlayacak şekilde yeniden biçim verilemez
    * Bugün geçmişinde, doğal kaynakların ve insan gücünün kullanımında büyük bir savurganlık yapmış olan batı (kuzey ülkeleri), kendi için korumacı önlemlere giderken, azgelişmiş (güney) ülkelere, hararetle serbest piyasa ekonomisini dayatmaktadır; çünkü bunu kapitalizmin mantığı gerektirmektedir.

Etki – tepki yasası genel bir yasadır! Kapitalizmin doğasında varolan bu çelişkiler, ona karşıt “ekolojik sosyalist hareketi” yaratmıştır. Karşıt olan hareket sadece sosyalist nitelikli değildir.”Yeşil hareket” sorunu “sağ ve solun ötesinde” bir süper ideoloji olarak isimlendirilen “endüstriyalizm”de görerek sosyalizm ve kapitalizmden ayrılır. Çünkü, onlara göre, sosyalizm de kapitalizm de kendi halklarının gereksinimlerinin ekonomik büyümeyi ençoklaştırarak (maksimize ederek) en iyi biçimde karşılandığına inanmaktadır.

Kentleşme ve çevre, Nüfus gelişme ve çevre ilişkileri ve varolan duruma ilişkin saptamaların ardından serbest dış ticaret ve küreselleşme ve çevre ilişkisi ele alınmaktadır.

 “Küreselleşmenin savunduğu öğreti ise Ricardo’nun başını çektiği serbest dış ticarete dayalı klasik (Manchester) öğretidir. 1980’lerden itibaren sunulan küreselleşme-uluslararası bütünleşme sloganlarının kökeninde de Manchester öğretisi yatmaktadır. Bu öğretinin günümüzdeki öğeleri serbest sermaye hareketleri ve çok uluslu şirketler(ÇUŞ)’dir. Sermaye hareketlerinin bu denli serbestliği ve kontrol edilemezliği, planlamayı, yatırım planlaması yapmayı olanaksız hale getirmektedir. Bu nedenle ulusal planlamanın yerini artık “projecilik” almıştır Ancak plan yerine piyasayı koyarak, bireylerin iyiniyetine ve yurttaşlık anlayışına dayanarak, gelişme ile çevre koruma amacı arasında denge öngören sürekli ve dengeli gelişme (sustainable development) nasıl sağlanacaktır bunu kimse bilmemektedir. Sovyet bloğunun dağılmasından sonra ortaya atılan “Yeni Dünya Düzeni”, artık tek kalmış metropol (ABD) ile dünyanın geri kalanı arasında sömürgeci ilişkileri kurarak bunu dünyanın tamamına yaymak ve pekiştirmek olarak tanımlanmaktadır. Bu bağımlılık ilişkisi askeri ve siyasi alanda olduğu kadar bu amacı gerçekleştirecek tek taraflı mübadele kuralları ve gümrük tarifeleri ile, ekonomik alanda da kurulmak istenmektedir. Ekonomik alanda işletilmek istenen sistemin özeti şudur: “..-Prensipte sanayileşmelerine yardım etmek için- aslında ise işçi ücretlerinin çok düşük olduğu ve altyapı masraflarının bağımlı hükümetler tarafından ödendiği ülkelere postu sermiş olan, Kuzey’in çok uluslu şirketlerine karlarını artırmalarına imkan vermek için, Latin Amerika ülkelerine yatırımlar, krediler ve hatta bağışlar yapılır. Öte yandan da, bu ülkelerden gelen hammaddelerin fiyatları düşürülür, böylelikle de mübadeleler gittikçe daha fazla çarpık hale getirilir”. Böylelikle serbest sermaye hareketleri ve ÇUŞ eliyle bağımlılık ve sömürü ilişkisi kurulmuş olmaktadır. Ancak bu durumun bir bağımlılık ve sömürü ilişkisi olduğu gizlenmeye çalışılarak gelişmekte olan ülkelere çağın gereği, gelişmenin ve çağdaşlaşmanın biricik yolu ya da kaçırılmaması gereken bir tren olarak sunulmaktadır. Oysa bir yazarın vurguladığı üzere; “..’Sistem’ gezegenin öteki ülkelerini ekonomik denetimi altına almanın adını kibarlık olsun diye, ‘küreselleşme’ koymuş” rahatlıkla denebilir.

Küreselleşme hukuk alanında da kendini hissettirmektedir. Çünkü küreselleşmenin hedefi ulus devletin yanısıra onun hukukudur aynı zamanda. Ulusal hukuku daraltan uluslararası tahkim ve MAI (Çok Taraflı Yatırım Anlaşması) gibi yeni kurumlar getirilerek sermayenin çıkarı ulus devletin ve halkının çıkarının önüne konulmaktadır. Böylelikle ulusal hukuk küreselleşme ile yıkılırken küresel emperyalizmin önündeki tüm engellerin kaldırılması istenmektedir. Bu bağlamda ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelere bazı etkin uluslararası kurumların doğrudan ya da dolaylı olarak “önerdiği” bağımsız idari otoritelerin ülkemizde tarımın da içinde olduğu bir çok sektörde giderek yaygınlaşması (Telekomünikasyon Kurumu, Şeker ve Tütün Kurumu gibi) ilgi çekicidir.

Kuramsal çerçevenin çizildiği bu bölüm aşağıdaki değerlendirme ile bitmektedir.

“Öte yandan, planlamanın ve tarımsal desteklemenin olmadığı, çevre sorunlarının gözardı edildiği, bireysel karın toplum yararına yeğlendiği, her şeyi bir “görünmez el”e bırakan bir dizgede (serbest piyasa dizgesinde) tarım topraklarının korunması giderek zorlaşmaktadır. Çünkü; IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlara bağımlı duruma gelen/getirilen gelişmekte olan ülkelerin ulusal politikaları, bu kuruluşların politika koşullu kredileri ve dış yardımlarla biçimlendirilmektedir. Küreselleşmeyi savunan bu politikaların temelde, serbest piyasa ekonomisini egemen kılmaya, dış ticaretin ve yabancı sermayenin önündeki tüm engelleri kaldırmaya yönelik oldukları görülmektedir. Böyle bir politika, ihracata dayalı büyüme modelinin benimsenmesi ve sanayi ve yabancı sermayenin tarıma yeğlenmesini gerektirmektedir. Örneğin, (geleneksel yer seçimi kuramı doğrultusunda) sanayi ve yabancı sermayenin İstanbul, İzmir gibi sermayenin yönetsel özeği durumundaki kentlerin çevresindeki İzmit, Adapazarı gibi kentleri kuruluş yeri olarak seçimi, bu kentlerde tarımın ve tarım topraklarının gözardı edilmesine yol açmaktadır. Bu durumda tarım topraklarının tarım dışı amaçlarla kullanımı, özellikle anılan kentlerde, serbest dış ticarete (ihracata dayalı büyüme modeli) dayalı bir politikanın kaçınılmaz bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.”

Bir sonraki bölümde, önce “ülkemizdeki serbest piyasa-serbest ticarete dayalı politikalar” incelenmekte ve ardından  1950’den günümüze tarım toprakları ile ilgili izlenen politikaların (ekonomi ve sanayileşme, tarım, kentleşme ve konut, çevre, altyapı, turizm)  tarım toprakları üzerindeki etkileri ortaya konmaktadır. Bölüm; konunun tüzel boyutunun (Anayasa, Uluslararası Antlaşmalar ve Öteki Belgeler, Yasalar, Yönetmelikler) ve yönetsel boyutunun (Yönetsel Yapı ve Yönetsel Sorunlar, Planlama (Genel, Çevresel Etki Değerlendirmesi, Aktarılabilir İmar Hakkı, İmar Hakkının Satın Alınması) analizini yapmaktadır. Yazar  “Anlaşıldığı üzere, hangi yöntem ya da teknik kullanılırsa kullanılsın belirli bir orandaki toprak dışında tarım topraklarının tarım dışı amaçlarla kullanımına engel olunamamaktadır. Dolayısıyla, yukarıdaki yöntem ve teknikler tüzel, kurumsal ve akçal olarak Türkiye’ye uygun duruma getirilmiş ve uygulanmış olsalar da ancak belirli ölçülerde tarım toprakları korunması olasıdır, denebilir. Bir başka deyişle, verimli tarım topraklarının tarım dışı amaçlarla kullanımının önlenmesinde, yalnızca bu yöntem ve tekniklerin kullanılmasının, ülkemiz için kalıcı bir çözüm olabileceğini ileri sürmek güçtür.” sonucuna ulaşmaktadır.

Tarım topraklarının tarım dışı amaçlarla kullanım biçimleri ise sanayinin yer seçimi (organize sanayi bölgeleri toprak sanayii, serbest bölgeler), yerleşim ve konut, altyapı ve turizm başlıkları altında incelenmektedir.

Çalışma Adapazarı’ndaki sanayi firması sahiplerini ve köylüleri kapsayan bir alan araştırması sonlanmaktadır. Alan araştırması ile ilgili en çarpıcı iki sonuçtan birincisi, köylülerin tarım topraklarının korunmasında sanayicilere göre çok daha duyarlı olmaları, ekonomik açıdan zorunlu olmadıkça topraklarını satmak istememeleri, ikincisi ise, sanayicilerin tarım topraklarının korunması konusunda duyarsız olmadıkları halde (% 90) buna uygun davranmamalarıdır.

Çalışmanın sonuç bölümünde ise, çalışmada varılan sonuçlar verilmekte ve Türkiye’de tarım topraklarının tarım dışı amaçlarla kullanımının nedenlerini açıklamaya yönelik bir model sunulmaktadır. “Modelde, Serbest Piyasa Dizgesi, tarım topraklarının tarım dışı amaçlarla kullanımının temel nedeni olarak gösterilmektedir.”

***

Sosyal Araştırmalar Vakfı (SAV), “Doğanın ve çevrenin bozulmasını önleyerek, ekolojik dengenin korunması için gerekli araştırmaları ve çalışmaları yapmayı” amaç maddeleri arasında saymış ve kurucu üyelerinden Dr. Necla YIKILMAZ’ın, hem küreselleşmenin ve dayatılan Yeni Dünya Düzeninin hem de Çevre çalışmalarının arakesitinde bulunan “Yeni Dünya Düzeni ve Çevre” kitabını Küreselleşme dizisinin ilk kitabı olarak yayımlamıştı.

Şimdi, sayın Dr. Murat Kayıkçı’nın “Türkiye’de Tarım Topraklarının Tarım Dışı Amaçlarla Kullanımı – Adapazarı Örneği-” başlıklı doktora tezini aynı dizinin üçüncü kitabı olarak yayımlıyor ve kendisine teşekkür ediyoruz.

SAV olarak, insanlığın ve ülkemizin geleceğini hesaba katan, yaşadığı topraklara, içtiği suya, soluduğu havaya ilişkin düşüncelerini içeren, insanların günlük yaşamlarına müdahale etmelerinde, geleceklerine yönelik tasarımlar oluşturmalarında yol gösterici, deney aktarıcı olan araştırmaları, çalışmaları desteklemeye devam edeceğimizi bir kez daha belirtiyor; bu çalışmanın kendimizi de aralarında gördüğümüz; “toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çok”, “korkak, cesur, cahil, hakim ve çocuk” olanların doğa ile barışık ve onun bir parçası olan yeni bir dünya için çabalarına bir katkı olmasını diliyoruz.

Saygılarımızla

SAV YK

 

[i] Nazım Hikmet, “Şaban Oğlu Selim ile Kitabı”’ndan

YİRMİ BİRİNCİ YAPRAK

“Toprağın ismiyle başlarız söze.

Sen ki topraksın

seni sevmeyi bilmeli.

Sendedir ekinimizin tohumu

ve yapılarımızın temeli

Demirimiz ve kömürümüz sendedir.

Sendedir rüzgarların gibi geçen ömrümüz,

                                                           sendedir..

“Sen ki topraksın

            durup dinlenmeden değişirsin.

Sen su damlalarında halkeyledin bizi.

Biz seni değiştirip

                Değiştirmedeyiz kendi kendimizi