TÜRKİYE'DE KAPİTALİZMİN VE SOSYAL GÜVENCESİZLİĞİN İNŞASI

 

FUAT ERCAN

50 Liranın Mutluluğu ve Her Dokunduğunu Altın Yapan Midas-Cacusların Yarattığı Mutsuzluk

fuat ercan

 -“Cacus mağarasına çekip götürdüğü öküzleri, halkın gözünden gizlemek için kendisini donatır ve dindar görünür. Ama Herkül, öküzlerin böğürmelerini ve tutsak ettiği insanların feryatlarını duyacak, Cacus'u uçurumlar ve kayalar arasında arayıp bulacak ve öküzleri bu hain ve cani kimsenin elinden kurtaracaktır. Cacus, dindar tefeci, çalan, soyan ve her şeyi yiyen habis ve cani demektir. Ve bütün bu yaptıklarının bilinmesini istemez, kimse onu bulamayacak sanır, çünkü mağaraya sürüklediği ayak izlerini, sanki mağaradan dışarıya bırakmışlar gibi düzenler. Tefeci de dünyayı böyle aldatır, sanki yararlıymış, herkese öküz dağıtıyormuş gibi davranır, oysa hepsini parçalar ve tek başına yer bitirir. ... Ve biz, eşkiyaların, katillerin, hırsızların nasıl işkenceyle kemiklerini kırıyor, kafalarını kesiyorsak, bütün tefecilerin de, kemiklerini daha beter kırmalı, öldürmeli, peşlerini bırakmamalı, lanetlemeli ve kafalarını kopartmalıyız." (Martin Luther’den aktaran K.Marx, Kapital-I)  
Mitoloji’den iki karakter. Midas her dokunduğunun altın olmasını istemiş, bu isteğinin açığa çıkardığı problemleri gizlemesi bir yana kendi varlığını da tehdit eden bir durum yaratmış, oysa Roma mitolojisinde Cacus öğle mi? K.Marx Kapital’in can alıcı  bölümlerinden birinde M.Luther’den Cacus’a ait bir alıntı yapar. Luther’in kemiklerini kırmalı dediği tefecilik ile Cacus arasındaki  paralelliği yeniden, yeni koşullara uyarlar. K.Marx Midas’ın isteğinin yapısal bir zorunluluk haline geldiği ilişkiler düzeneğini (sermaye düzeni-kapitalizm) ve bu düzeneğin egemeni olan Cacusların (sermayedarları-kapitalistleri) analizini yapar. “Biriktir biriktir! Musa da bu peygamberleri de bu!” Öykü dokunduğu her şeyi altına (metaa) dönüştüren ama yaşamaya devam eden Cacusların öyküsüdür. Diğer yandan her şeyin metalaştığı bir dünya da metalara ulaşmaya olanak sağlayan 50 Türk Lirası, yaşlı teyzelerin gazete sayfasına sığmayan mutluluk ifadelerini ele veren bakışları. Bunlar meslektaşım, öğrencim ve  arkadaşım Ferhat Akyüz ‘ün çalışmasının bende yarattığı çağrışımlar. Bir çalışmayı anlamlı ve özel kılan çağrışımlara açık olmasıdır. Türkiye’de yaşanan sosyal güvenliğe ilişkin dönüşümü analiz eden çalışmasında sevgili Ferhat bu alana ait bildik çalışmalardan farklı bir yol izliyor. Sosyal güvenlik alanında gözlemlenen radikal değişimleri analiz etmek için Cacus’un göz boyama tekniklerinin neler olduğunu anlatıyor. Ferhat çalışmasında sosyal güvenlik alanında neler değişiyor sorusu yerine neden değişiyoru da içeren niçin değişiyor sorusuna yöneliyor. Niçin sorusu ister istemez sosyal güvenliği tanımlayan sosyalliğin biçimlendiği gerçekliğin analizine yönelmeyi gerektiriyor.  Ferhat’ın çalışmasının yarattığı çağrışımlarına devam edelim.
Cacus tarım toplumlarının temel zenginlik kaynaklarından biri olan öküzleri çalarken, hırsızlığı açığa çıkmasın diye özel bir yöntem uygular: “Yarı insan, yarı canavar olan Cacus hayatını mağarada sürdürür, sadece geceleri öküz çalmak için dışarı çıkardı. Öküzleri çaldığını kimse anlamasın diye de onları başlarından itip geriye doğru sürükleyerek mağarasına götürürdü ki herkes öküzlerin ayak izlerine bakıp onların aslında mağaradan dışarıya doğru kaçtıklarını sansın. Köylüler her sabah kalkıp da öküzlerini yerlerinde bulamadıklarında Cacus’u suçlamaz, ayak izlerinin gittiği yöne bakarak öküzlerin Cacus’un mağarasından çıkıp kırda ya da ahırda kaybolduklarını sanırlardı”. Kapitalist toplumda hırsızlık tıpkı başlarından geri itilen öküzler gibi “muazzam bir meta birikimi” yani zenginlik olarak gösterilir. Marx bu işleyişi çok daha açık bir dille anlatır: "Sanayi, tasarrufun biriktirdiği malzemeyi sağlar." Bunun için, tasarruf, tasarruf; yani artı-değerin ya da artı-ürünün elden geldiğince büyük kısmını sermayeye çeviriniz. Birikim için birikim, üretim için üretim..” (Marx, Kapital-I). Birikim için birikim, üretim için üretim bir defa başladığında onbinlerce yıl süren toplumsal yaşam ortamını hızla değiştirmeye başlamıştır. Sermayenin kişiselleşmiş biçimi olan bireysel kapitalistin tek istediği birikimdir, birikim için ise zaman içinde dokunduğu her şeyin metalaşması gerekiyor. Bu metalaşma zamanla tüm toplumsal ilişkileri kapsayacak bir düzeneğe dönüşür. Ama bu dönüşümün gerçekleşmesi için muazzam meta üretimi aynı zamanda metaları üretecek muazzam emek-gücünü gerekli kılar. Roma mitolojisindeki Cacus’u da şaşırtacak bir şekilde çaldığı öküzlerin biçimini de değiştirir, günümüz Cacusları. Midas üretim araçlarından yoksun kalan insanlara dokundukça emek-güçleri de biçim değiştirerek metalaşıyor. Binlerce yıl süren tarımsal üretimde ve toprak sahipliğine bağımlı olma hallerinden özgürleşen insanlar özgür-özgür sermayedarlara enerjilerini/ emek güçlerini satarlar. Aslında satmak zorunda kalırlar. Hiç bir üretim aracına sahip olmayan insanlar emek-güçlerini satmak zorunda değiller, ama emek-güçlerini satmadan yaşamlarını sürdüremezler. Çalınan tüm öküzler Cacus’un mağarasından çıkıyor, ama Cacus onları çalmıyor, öküzler Cacus’un mağarasına kendi istekleri dahilinde gidiyorlar. Bu gitmenin emek-gücü açısından bir de karşılığı vardır; ücret. Çalışmalarının karşılığı da verilmiyor mu (Cacus tarafından), çalışmalarının karşılığı da alınmıyor mu (ücretliler tarafından)? Evet veriliyor ve alınıyor. O zaman sorun yok. Kapitalist için emeğin sahip olduğu potansiyel yani emek-gücü metalaşması gerekiyor, çünkü o  metalara biçim verilebilen canlı ateştir. Ama zamane Cacuslarını (kapitalistlerini) harekete geçiren tek şey, kullanım-değeri üretmek ve bunlardan yararlanmak değil, değişim-değeri üretmek ve bunu çoğaltmaktır. Bizzat değeri genişletme işine kendisini büyük bir tutkuyla kaptıran kapitalist, insanları üretim için üretime zorlar.”(Marx, Kapital). Mağaraya çekilen her emek-gücü Cacus’ın daha bir güçlenmesine neden olur. Cacus ‘vampir gibi sadece canlı emeğin enerjisini çekip aldığında yaşar’ hale geliyor. Ne kadar çok canlı emeğin enerjisini çekip alırsa o kadar güçleniyor ve daha fazla yaşıyor.”(Karl Marx).  Cacuslar için canlı emeğin çekilip alındığı mekanlar fabriklar, atölyeler olmakla birlikte, canlı emeğe duyduğu ihtiyaçtan dolayı canlı emeğin yaşadığı tüm alanları sürecin temel belirleyeni haline getirmeye çalışır, getirir. Bu çaba zaman içinde öncelikle binlerce yıl süren ve toprak üzerinden devam eden ihtiyaçları karşılama tarzının dönüştürme (biçimsel boyunduruk altına alınması) ile başlar ve Cacusların birikim yapmalarına bağlı olarak  zamanla emeğin tüm toplumsal varoluşu kapitalist iş için yeniden tanımlanır (gerçek boyunduruk altına alma). Bu pratik işleyişin teorik-ideolojik dile getiriliş görevini ise iktisatçılar üstlenmiştir. İktisatçının tanımladığı gerçeklik içinde roller değişir, “kişileşmiş sermaye olma dışında tarihsel bir değeri olmayan kapitaliste zenginlik yaratma görevi verilir, ücretliler (proletarya) ise sadece  bir artı-değer üretme makinesi” olarak tanımlanır. Marx’ın ifadesi ile ekonomi politik “kapitalistin tarihsel görevini son derece ciddiye alır.” Bu ciddiye alma halinin biçimlenmiş ve genel kabul gören ve bir ölçüde etik olmayan ifadesi işleyişi doğallaştıran, normalleştiren “emek piyasası” kavramlaştırması olmuştur. Bu kavramlaştırma ile emeğini kendinden ayıran insanlar emek-güçleri dışında değersizleştirilmiş ve patates, kömür gibi diğer metaların konumuna indirgenmek istenmiştir. Patates, kömür kilo alınıp satılırken, emek-gücü metası saatle ölçülerek karşılığında ücret veriliyor. Ama bu ücret de yine maliyet unsuru. Bu ahlanıp-vahlanmaya neden oluyor. Sahibinin sesi büyük iktisatçımız devreye giriyor:
"Ücretlerin" diyor John Stuart Mill, "hiç bir üretken gücü yoktur; bunlar bir üretken gücün fiyatlarıdır. Ücretler, emek ile birlikte meta üretimine, ancak, aletlerin fiyatlarının bu aletlerin kendisiyle birlikte, bu üretime katkıda bulunmaları ölçüsünde katkıda bulunurlar. Eğer emeğe satınalınmaksızın sahip olunabilseydi, ücretten pekâlâ vazgeçilebilirdi.". Ama, eğer işçiler havayla yaşayabilselerdi, bunların herhangi bir fiyatla satınalınmaları da sözkonusu olmazdı. Bu nedenle, bunların sıfır maliyetleri, matematik anlamda, kendisine daima biraz daha yaklaşılabilecek, ama hiç bir zaman ulaşılamayacak bir limittir. ”(Marx, Kapital-I)
Emek-gücünün maliyetini sıfırlamak isteği kapitalizmin en önemli çelişkisidir. Emek-gücünü bir beygir gibi çalışması   gerekiyor, ama beygirin ertesi gün işe gelebilmesi ve dahası geldiğinde çalışabilmesi için emek-gücünü ayakta tutacak bir gelire ihtiyaç duyulmaktadır.

“Ekonomi politiğin, proleteri, yani ne sermayesi ne de toprak rantı olan, sadece emekle ve tek yanlı ve soyut emekle yaşayan kişiyi, ancak işçi olarak gözönünde tuttuğu kendiliğinden anlaşılır. Öyleyse ekonomi politik, ilke olarak, onun tıpkı herhangi bir beygir gibi ancak çalışabilecek kadar kazanması gerektiğini tanıtlayabilir. Onu çalışmadığı zamanda, insan olarak düşünmez, bu özeni ceza mahkemelerine, hekimlere, dine, istatistik tablolarına, siyasete ve dilenciler çavuşuna bırakır. (Karl Marks 1844 El Yazmaları, Ekonomi Politik ve Felsefe; s: 105)

Ücretli-çalışanı çalışmadığı zamanda, insan olarak düşünmez ama çalışanın  emek-gücünü hastalık ve benzeri durumlarda yeniden üretilmesini sağlayacak mekanizmalara da ihtiyaç duyar. Yani ceza mahkemeleri, din, istatistiğin yanı sıra bir de emek-gücünün yeniden üretimini sağlayacak koşulların hazırlanmasını gerektirir. Bu gereklilik kapitalist toplumun toplumun toplam yeniden üretimi için gerekli olduğu kadarıyla Cacuslara karşı mücadele eden ücretliler mücadelesinin de etkisi ile biçimlenir.  İhtiyaç sadece çalışanın sağlıklı bir şekilde üretim sürecine dahil olması değil, sermaye birikim sürecinde gözlemlenen artışa bağlı olarak daha fazla emek-gücüne ihtiyaç duyulması ile ilişkilidir. O zaman sadece çalışma halinde değil, çalışmanın vücudundan çekilip alındıktan sonra zamanla geriye kalan yaşlılığın da güvence altına alınması gerekiyor.  Yani sermayenin farklılık yaratarak genişlemesi beraberinde yeni emek-güçlerine ya da görece artı-değer döneminde nitelikli emek-gücünün artan üretimine ihtiyaç duyulmakta. Bu zorunluluk emekçi çocuklarının da emekçi olma zorunluluğunu gündeme taşıyor, bu zorunluluk ilk elden kullanım değerini Cacus’a sunan emekçilerinin üretim sürecinden ayrılma halinde yani yaşlılıkta bir güvenceleri olmamaları gelecek için bir dizi sorun çıkaracaktır. Yani yeni emek-gücünü Cacus’a sunanlar gelecek kaygısı ile emek piyasasına girmek istemeyecektir. Sadece yaşlılık değil, sakat kalma ve hastalık halleri de bu anlamda özel önem kazanacaktır. Emek-gücünün toplam toplumsal yeniden üretiminin çelişkili varlığı bu anlamda sosyal güvenlik mekanizmasını yapısal varoluş koşullarını bizlere açıklar.
Ama sosyal güvenlik ücretin yanı sıra ek maliyet anlamına geliyor. Bu maliyeti kim karşılayacak? Bu maliyeti karşılamak için oluşturulacak kaynağın (fonların) yükü ve dahası kontrolünü kim sağlayacak? Bu soruları nasıl cevaplandıracağız? Cacus bu günlerde sosyal güvenlik mekanizması için yeni alavere dalavereler geliştirdiği ölçüde sorular bu gün çok daha önem kazandı. Cacus’un Midas vari değdiği her şeyi sermayeye çevirme isteği bir maliyet olarak sosyal güvenlik sorumluluktan kaçması ve dahası sosyal güvenlik için ayrılan kaynakları etkin bir şekilde kullanma isteği inanılmaz teknik bir dil ve karmaşıklaşan uygulamalarla sorulara cevap vermemizi daha da zorlaştırmakta. Elinizdeki çalışma bu zorlukları aşmamı(zı)/aşmanızı kolaylaştıracak nitelikte. Ferhat oldukça önemli bir belirleme ile analizine başlıyor:
“Burada amaç, sosyal güvenliğin, kapitalizmin organik bütünselliği içinde sermayenin yapısal eğilimi ve emeğin yapısal eğilimi açısından ne anlama geldiğini ortaya koymaktır.”
Sosyal güvenliği kapitalizmin organik bütünselliği içinde ele alma aynı zamanda bu alanda Cacusların isteklerini hokkabazlıkla dönüştüren Cacusların terzilerini (sermayenin organik aydınlarını) gündeme almayı gerektiriyor. Bu organik aydınlar efendisinin çıkarına uygun elbiseler diktiği için ve genellikle de toplumda egemen düşünce olduğu için dikkatle eleştirel analize tutulmaları gerekiyor. Ferhat sosyal güvenlik alanındaki analizlerin genel çerçevesini de çiziyor:
“Kapitalist üretim ilişkileri içinde değer üretmeden emeğe aktarılan her şey ve verimli olmayan etkinlik kara deliktir. Sendikalar ve emek yanlı sivil toplum örgütlerinin, sosyal güvenliğin dönüşümünü sosyal hak kategorisinde değerlendirmesi, emek-gücü ve sermaye arasındaki temel mübadele ilişkisinin bir biçimi olan sosyal güvenliği salt bir hukuk/yasa olgusuna indirgemektedir. Hak, sahibine karşılıksız verilmez; bir yükümlülük söz konusudur. Sosyal güvenliğin dönüşümünü  “sosyal hakların erozyonu” olarak anlama biçimi, emek-gücü ve sermaye arasındaki temel mübadele ilişkisinin değiştiğini anlamak için gerekli fakat yeterli değildir.”


Ferhat’ın işaret ettiği gibi sosyal güvenlik, emek ve sermaye arasındaki mücadelede emeğe kapitalist iş’i dayatmanın aracı ise son dönem gelişmeleri de emek-sermaye arasındaki ilişkilerin bu gün ulaştığı aşama üzerinden analiz edilmesi gerekiyor. Bu gereklilik diğer yandan bir başka çelişkili ama dolaşımda olan sosyal-demokrat analizlere de bakmayı gerektiriyor. Sosyal güvenlik sistemini metalaşmaya karşı decommodification (kavram aslında K.Polanyi’ye aittir) yani metalaşmama aracı olarak gören analizler, sosyal güvenliği metalaşmama yönünde bir eğilim olarak ele alınır. Esping  Anderson’ın çalışmalarında biçimlenen ve ama oldukça etkili olan bu bakış açısında piyasa mekanizması ile çalışanlar arasındaki ilişkinin önemli bir diğer değişkeni olarak devlet devreye sokulur. Emek-gücünün toplam toplumsal yeniden üretiminde uzun erimli problemleri-riskleri belirsizlikleri azaltacak bir kurum olarak devlet. Burada belirleyici olan emekçinin emek-gücünden ayrışması değil, emek-gücünün ihtiyaçlarını minimum düzeyde karşılayacak bir düzeneğin kurulmasıdır.  Offe’nin işaret ettiği üzere diğer metalardan farklı olan emek-gücünün devamlılığını sağlamak için metalaşmayan bir dizi destek sisteminin geliştirilmesi gerekiyor.  Bu yüzden sadece vicdan değil ama daha da önemlisi sistemin uzun erimli yeniden üretimini  sağlayacak bir vicdan ve onun işaret ettiği aracı devletten bahsediyoruz. Ama bu vicdani bakış/analiz emek-sermaye arasında çatışmanın bir uzantısı olan sosyal güvenlik sorununu daha teknik-hesaplanabilir bir düzeye taşır. Birikimin başlarında, daha doğrusu kapitalist işleyişin oluşum aşamasında sorunun daha açık bir şekilde biçimlendiğini Ferhat çalışmasında Nadir Özbek’ten bir alıntı ile işaret etmiştir:
“Türkiye’nin sosyal problemi sınıf mücadelesine terk edilmemeli, devlet hakemliği esas olmalıydı... Elbette Türkiye’mizde de her yerde olduğu gibi çalışanlar ve çalıştıranlar vardır. Ve zaman zaman bunların çıkarları çelişik olabilir. Fakat bu çelişkileri ortadan kaldırmanın en iyi yolu sınıf mücadelesi değil devlet hakemliğidir. Devlet, sınıf mücadelesine yer bırakmayacak, onu lüzumsuz hale getirecek tedbirleri almalıdır”
Yaşlı teyzelerimizin mutluluğu bu devlet hakemliği ile ilgili olabilir mi? Daha başka bir ifade ile farklılık yaratarak toplumsal işleyişi egemenlik altın alan işleyişin açığa çıkardığı güvencesizlik, ve onun acılarını azaltan müdahaleler olarak sosyal güvenlik sistemi. Bir anlamda emek-gücünün yeniden üretiminde açığa çıkan her türlü problemi azaltma yönünde işlev gören sosyal güvenlik mekanizmalarının kaynağı her durumda   yaratılan toplam toplumsal zenginliktir. Ama bu toplumsal zenginlik yani toplam artı-değer üzerinden yaratılacak kaynak sınıflar arasında nasıl paylaşılacak. Devletin aracılık ettiği  erken dönem sosyal güvenlik sistemi bir anda bütçenin kara deliği olarak adlandırıldı. O zaman ne yapılmalı. Bu kaynaklarının bir araya getirilmesi özellikle finansal derinliği de artırma adına kamudan özele aktarılmalı ve dahası emek gücünün toplumsal yeniden üretimi için gerekli kaynağın önemli bir kısmı doğrudan çalışan yani ücretlilere aktarılması gerekiyor. Midas’ın dokunduğu her şeyi metalaştırması bu alanda işlemeye başlıyor. Kapitalist işleyiş içinde özel bir meta olan paranın önemli bir kısmını oluşturan sosyal güvenlikle ilişkili kaynakların toplanması işletilmesi de kapitalistlerin etkinlik alanına çekiliyor. Midas’ın bu alana girişi Cacus’lukla birleştiriliyor. Bildiğimiz kara delik, etkinsizlik, verimsizlik ifadeleri ile günümüzde yeniden biçimlendiriliyor. Değersizleşme tehlikesinin de olduğu günümüz koşullarında sosyal güvenlik alanı sermayelerin derinleşip-genişlemesine yarayacağı gibi yeni değerlenme alanı olarak da ele alınıp-değiştiliyor. Yani sıkça işaret edildiği gibi bu dışarıdan gelen kötü çocukların kötü isteklerinin ürünü değil, farklılık yaratarak genişleyen  kapitalist sermaye birikim ilişkilerinin doğal sonucudur. Ferhat’ın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu’nun, dönüşümün hem ulusal hem de uluslararası bir proje olduğuna ilişkin sözlerine yer vermesi anlamlı:
“IMF ile uluslararası görüşmeler çerçevesinde diğer yapısal reformları görüştüğümüz gibi sosyal güvenlik reformunu da görüştük ama bu tamamen milli bir tasarımdır. Yani Türk toplumunun ihtiyacından doğan ertelenmiş bir reformu, yapısal bir reformu hayata geçirme söz konusudur. Yani IMF’in ilgilendiği nedir? Diyor ki; bütçe açıkları fazla, bu sistemin verdiği açık fazla. Dolayısıyla bunları giderin diyor. Yani bunu gidermek için 50 tane formül var, 50 tane yol var. Yani finansman açığını gidermenin 50 tane yolu var ama biz burada dizayn ettiğimiz emeklilik sigortası var, genel sağlık sigortası var, sosyal yardım ve hizmetler var ve tek çatı dediğimiz bütün işlemlerin İnternet ortamında yapılacağı bilgi işlem tabanına dayalı yeni yönetim anlayışına dayalı bir sistemi hayata geçirmek için biz bu köprü reformu yaptık.”
Türk toplumunun ihtiyacından doğan bir reform değil ama Türkiye’de kapitalist ilişkilerin birikim açısından ulaştığı aşama ve bu aşamaya bağlı olarak dünya kapitalist sistemle bütünleşmeyi sağlayan bir reform/zorunluluk.
Bir ek vurgu daha yapalım o da, kapitalist sermaye birikiminin genişleyen yeniden üretiminin toplumun tüm hücrelerine sızması belirsizlik ve güvence ihtiyacını artırdığı bir dönemde sosyal güvenlik mekanizmasının kendisinin metalaşma sürecine girmesi üzerine düşünülmesi gereken bir durum. Emek-gücünün yaşam ortamı artan ölçüde belirsizliğe, enformelleşmeye, riskelere açıldığı bir dönem de öde ve devam et (pay and go) demenin olası yaratacağı problemleri düşünmemiz gerekiyor. Sermayenin farklılaşarak genişleyen yeniden üretimi bir zamanlar ifade edilen piyasa ile toplum arasındaki ayrımı iyice ortadan kaldırmıştır. Realizasyon ve yeniden değerlenme (re-volarizasyon)  mekanizması tüm gerçekliğimiz oldu ise piyasanın nerede başlayıp nerede bittiği, ya da sosyalin nasıl tanımlanacağını yeniden sormamız gerekiyor. Aynı zorunluluk kamu-özel ayrım sınırlarını da ortadan kaldırmıştır. A.Badiou’nun işaret ettiği gibi “her şey özel olduğunda, her şey kamusal da oluyor.” Güvenlik sistemindeki değişim aslında ücretlilerin kendi geleceklerini kendilerini güvence altına almasıdır. Devlet kamusal destek sistemlerinden  kısmi vazgeçiyorsa ve hizmetleri bir meta gibi sunuyorsa o zaman vergi vermenin mantığı-meşruiyeti nasıl sağlanacak. Tüm bu gelişmeler aslında hem siyasal olanı ve hem de siyasal alanı yeniden tanımlıyor. Sermayenin farklılık yaratarak genişleyen mantığının taşıyıcı özneleri için bu siyasal olan ve alanın değişimi anlamına geliyor. Artık Midas metalaştırdığı herşeyi Cacus vari gizlemeye gerek duymuyor, insanların gözlerinin içine baka baka onların varoluş koşullarını sermayeleştiriyor, nesneleştiriyor. Buna karşı sermayenin nesnesi olan, sermaye için olanların sayısı ve yaşam alanları da genişleyip-derinleşiyor. Temel sorun bu nesne olma hali içinde olanlar kendileri için siyaseti yeniden tanımlayacaklar mı? Temel sorun bu nesne hali içinde olanlar kendileri için yeni siyasal alanlar açabilecekler mi?

İşte Ferhat’ın çalışmasının bende yarattığı çağrışımlar. Ve bir bayram arefesinde gözlerinde kadınların 50 tl ile yaratılan mutluluğu. Mutlulukları insanda mutsuzluk yaratıyor. Elli Türk Lirası’na muhtaç eden işleyişi bize hissettirdikleri için hissedilen mutsuzluk. Sermayenin farklılık yaratarak genişleyen işleyişinin değdiği ve dönüştürdüğü bir alan olarak sosyal güvenliği anlamamızı sağlayacak böyle bir çalışmayı yapan sevgili Ferhat Akyüz’ün emeğinin ürününü okurken hissettiğim sistemi anlamaya yönelik güzel duyguyu inanıyorum ki siz okurlar da hissedeceksiniz. İnanılmaz enerjisi ve titizliği ile çalışmaları dolaşıma sokan Serap Kurt hemen hepsi sermayenin farklılık yaratarak genişleyen işleyişinin değdiği noktaları işaret eden çalışmaları yayınladığı ölçüde biz büyük tabloyu daha iyi görebiliyoruz. Bu büyük tabloyu görmemizi sağladığı için de Serap Kurt’a ayrıca   teşekkürlerimi iletmek istiyorum.

“işte alçaklık taşlarıyla donatılacak bir ülkedesin
ve nasıl başa çıkılır siz söyleyin
sevgili insanlar
ben nasıl
ömür boyu bunca zebaniyi seyrederken
yitirmedim aklımı sorarım size”
(Leyla Erbil-KALAN)

KÜNYE

1. Basım Aralık 2011
13.5x19.5 cm
368 sayfa
ISBN 978-605-61579-7-4
Yayına Hazırlayan: Serap Korkusuz Kurt
Kapak Tasarımı: İlknur Kavlak
Baskı Öncesi Hazırlık: Ülkü Gündoğdu

KAPAK


ARKA KAPAK


"Türkiye’de yaşanan sosyal güvenliğe ilişkin dönüşümü analiz eden çalışmasında sevgili Ferhat bu alana ait bildik çalışmalardan farklı bir yol izliyor. Sosyal güvenlik alanında gözlemlenen radikal değişimleri analiz etmek için Cacus’un göz boyama tekniklerinin neler olduğunu anlatıyor. Ferhat çalışmasında sosyal güvenlik alanında neler değişiyor sorusu yerine neden değişiyoru da içeren niçin değişiyor sorusuna yöneliyor. Niçin sorusu ister istemez sosyal güvenliği tanımlayan sosyalliğin biçimlendiği gerçekliğin analizine yönelmeyi gerektiriyor."

Fuat Ercan