GALATA HANLARI(1868-1945) PARANIN SERÜVENİ

 

NİHAT FALAY

Galata’da Sermaye; Mekânı ve Haritası

1)    Kapitalist sistem içinde sermayenin (yani kapitalin) mekânsal örgütlenmesi, kaçınılmaz şekilde bir mekânı üretme ve olgunlaştırma sürecini de beraberinde getirir. Buradan anlaşılacağı üzere; sermayenin, üzerinde veya içinde çalışacağı bir özel mekân ve genel mekân içinde bir harita ögesi olması sözkonusudur. Bu mekân ve sermaye haritası, her kapitalist sistem içinde toplumsal olayların içinde geçtiği ve olgunlaştığı bir sosyal olgular bütününü de yansıtır.
Kapitalizmin yarattığı mekânı bu açılardan ele alırsak, aynı zamanda kapitalizmin kendi içinde yaşadığı dönüşümün izlerini ve kentlerde yaşamını sürdüren sermayenin izlerini ve değişimini bulmak mümkündür. Yani, sermaye kendi haritasında varolduğu mekânları ve bu bağlamda kentleri de dönüştürmekte ve onda köklü ve kalıcı değişimler yaratmaktadır. Öyleyse sermayenin oluşumu, birikimi ve dönüşümü sadece insanlarla bağlı ve sınırlı değildir, sosyal ve mekânsal bir hareketi, değişimi ve dönüşümü de kaçınılmaz kılmaktadır.
Her türlü sermaye, kendi mekânlarını, kârlılığını en çoklaştıran bir araç olarak alır ve kullanır. Burada mekân, kapitalist ve ekonomik bir ussallaştırma mantığı ve süreci içinde sermayenin temel ortamı ve altyapısı niteliğindedir. Bu altyapı, sermayenin gereksinimlerine göre her defasında yeniden ve değişerek tanımlanır, örgütlenir ve sermayenin niteliğine göre yaşatılır veya terk edilir.
Mekânsal oluşum, farklılaşma ve yaşam sermayenin niteliği ve gereksinimlerine göre çok farklı ölçek ve özellikte olabilmekte ve zaman içinde yaratılmakta, olgunlaşmakta, yoğunlaşmakta ve tekrar çözülebilmektedir. Buna bağlı olarak; genelde kentin merkezi mekânları çoğunlukla sermayenin yönetimsel fonksiyonlarında yoğunlaşırken, sermayenin reel üretim mekânları kentlerin yakın-dış alanları (veya çeperleri) haline dönüşmektedir. Buna göre de sermaye haritasında kentin bir bölgesi veya coğrafî alanı kendinden beklenen yere ve öneme sahip olmakta, hatta zamanla değişmekte-dönüşmektedir.
Öyleyse; sermaye ve haritası nüfuz edebildiği ve kârını maksimize edebileceğini düşündüğü her coğrafyaya yayılmakta ve orada kendi üretim biçimini örgütlemeye yönelmektedir. Bu da farklılaşmalar ve yapı değişikliklerine yol açmaktadır. Bu farklılaşma ve yapı değişiklikleri yerel ve ulusal düzeyde de olabilmektedir. Zaten sanayi devrimi sonrası ve 18. ve 19. yüzyılların hatırlanan temel özellikleri günümüzde de sürmekte ve malların ve nesnelerin hareketliliği daha önceki yüzyıllarda görülmemiş derecede gerçekleşmektedir. Sermayenin ve üretimin yapısı ve örgütlenme biçimi, hem toplumların mekânsal yapılanmasını ve üretimin geniş örgütlenmesi içindeki yerini belirlemekte hem de üretim faktörlerinin ilişkileri ve hareketlilikleri üzerinde derin ve geniş etkiler yaratmaktadır.
2)    Sermayenin bu niteliklerini genel bir dönüşüm çerçevesinde ve İstanbul-Galata bağlamında ele alırsak; Grekler’in M.Ö.680’de Kadıköyü’nde ve sonra batı kıyılarında Yunan kolonileri kurdukları, ilk koloninin Kadıköyü’nde kurulmasının tarımsal amaç ve gereksinimlere dayandığı, sonra İstanbul tarafında, gemiler aracılığıyla ticareti geliştirmek için bir koloni oluşturdukları görülür. Sözkonusu Grek kolonileri Grek anavatanı ile Ege Denizi ve Karadeniz’deki koloniler arasındaki ulaşımın belkemiğini oluşturmuştur. Bu oluşum, Bizans kentinin hızla gelişmesi ve faaliyetleri hakkında genel bir fikir ve sermayenin oluşumunun mekânsal zeminini ortaya koymuştur.
Daha sonraki yüzyıllarda Bizans’ın ticari faaliyet ve öneminin en belirgin örneği; 5. yüzyılın sonunda yaptırdığı paralar ve yaptığı ticari anlaşmalardır. Buna göre Bizans, büyük Yunan devletlerinden hemen sonra gelmekte, limandan elde ettiği ücret ve gelirler kentin toplam geliri içinde önemli bir yer tutmakta ve Bizans’ın hâkim olduğu ticari ve ekonomik çevrede kendi parası tekel durumunda bulunmakta idi.
Bizans (Konstantinopolis) kentinin dünya pazarındaki rolüne bakılırsa; kentin etkisini üç aşamada artırdığı görülür: Önce, Yunan anavatanı ile Karadeniz ve Akdeniz’deki kolonileri arasındaki ticaret ve sermaye akımlarını sağlayan bir yer olarak, sonra Doğu Roma İmparatorluğu’nun siyasal ve ekonomik merkezi durumunda 7. yüzyılda etkisini azami düzeye çıkararak ve nihayet Doğu Roma İmparatorluğu’nun Tuna ve Fırat arasındaki ticaretin ve orduların esas üssü olarak.
Bu genel konumu ve sosyal/ekonomik önemleri nedeniyle; doğudan gelen ve batıya giden tüm ticaret malları (ipek, baharat, fildişi, halı vb) buradan geçmek zorunda idi, sonra buradan batıya gönderilirdi. Aksi yönde gelen ticaret emtiası da (demir, cam ve seramik vb.) yine buradan doğuya yollanırdı. Bizanslı ve Yahudi tüccarlar dünya ticaretini Suriyelilerin ellerinden almışlardı. Konstantinopolis artık yalnız bir devletin başkenti olmakla kalmamış, dünya pazarı haline de gelmiş idi.
11. yüzyıldan sonra Bizans’ın çevrede egemenlik gücü yavaş yavaş gerilemeğe başlamış ve dünya ticaretini Konstantinopolis’ten yönlendirme olanağı ortadan kalkmıştı. Çünkü özellikle Venedik, Cenova, Pisa, Amalfi kentleri bu kent üzerinden de olsa doğu ticaretini ele geçirmeğe başlamışlardı. Bu Latin kentlerinin tacirleri Bizans’a gelerek Bizanslılara ve Yahudilere karışmışlardı.
15. ve 16. Yüzyıllarda Avrupalı tüccarlar, doğu ticaretini doğrudan doğruya Avrupa pazarlarına yönlendirmek yolunu seçmişlerdi.
Bizans’ın başkenti 1453’te Osmanlılar tarafından fethedilmeden önce pazar ve ticaret merkezi olma rolünü zaten kaybetmişti. Uzakdoğu’dan gelen ticaret mallarını elde etmek ve yönlendirmek gayreti, Portekizlilerin Afrika’nın etrafını dolaşan yolu 1488’de keşfetmeleri üzerine tümüyle karşılıksız kalma durumunu yaratmış ve geçersiz kalmıştı.
Ayrıca, 14. Yüzyıldan beri Bizans’ın kudretini giderek kaybetmesi ve önce Selçukluların sonra da Osmanlıların Anadolu’ya hâkim olmaları dolayısıyla, Anadolu yaylarını izleyen tarihî yol, artık bu yeni hükümdarlıkların bir “iç yol”u haline gelmişti. Bu da, Konstantinopolis’in dünya pazarındaki rolünün ve öneminin zayıflaması/azalması demekti.
3)    Ne var ki, bu genel sonuca varmadan önceki süreçlere bakılırsa, konumuz açısından önemli olan nokta; Bizans İmparatorluğu başkenti olması, kentin anlamının bir hayli genişlemesine, değişimine ve dönüşmesine yol açmasıdır. Çünkü Konstantin hayatta iken kentin eski duvarlarının batısından bir sur daha geçirilmiş ve kentin yedi tepesinin de etekleri içeriye alınmıştır. II. Theodosius zamanında da sözkonusu yedi tepenin tamamını içine alan surlar inşa edilmiştir.
Kentin önemi dünya pazarı olması nedeniyle artınca, kent artık batıya doğru değil kuzeye doğru genişlemeye başlamıştır. Ticari sermaye için Haliç’in kuzey kıyısında da ticari alanlar ve binalar oluşmuştur. Kentin bu yeni durumu, kendi içinde iç ayrılıkları ve ihtisaslaşmaları beraberinde getirmiştir.
7. yüzyıl başında, İmparatorluk sarayı da kentin merkezinden, büyük surların kuzeyindeki Blachernen’de (Tekfur Sarayı) kurulmuştur. İmparator sarayının yer değiştirmesi eski kentin doğusundaki ticari alanların ve birimlerin yayılmasından ve çoğalmasından ileri gelmiştir. Saray Blachernen’e aktarılınca Haliç’te de bu amaçla bir liman yapılmıştır.  6. ve 7. yüzyıllardan beri kentin dünya pazarı olmasında başlıca rol oynayan öge, yabancı tüccarlara Haliç kenarında bazı mahallelerin tahsis edilmesidir. Hatta bu amaçla Türkistan ve İran’dan gelen tüccarlara da yer ayrılmıştır ve bunlar genellikle Mısırlı Yahudi tüccarlar idi. Bu mahalleler kısa aralıklarla Haliç’in güney sahilinde devam etmekte idi. Bu bağlamda 11. Yüzyılda Amalfililer, 1082’de Venedikliler, 1111’de Pisalılar, 1152’de Cenevizlilere sahilde birer mahalle ayrıldı.
Sözkonusu mahalle ve pazarlar 13. Yüzyıla kadar aynen devam etti. Daha sonra ise bu yabancı tüccarlara Haliç’in kuzeyinde ve Galata’da mahalleler tahsis edildi. Bu tacirler bu bölgeye yeni Avrupa pazarlarının şekillerini vermeye başladılar ve kendi mekân ve alanlarını yönettiler.
4)  11. yüzyıldan Konstantinopol’un (İstanbul) fetih yılı olan
1453’e ve hatta 1498’e kadar doğu ticareti bilinen yollardan yapılıyor iken, 1453’den sonra Bizans dünya ticaretindeki önemini ve fonksiyonunu artık yitirmiş ve hatta ticaret sermayesi açısından göreli olarak sönmüş duruma gelmiştir. Kentin Osmanlılarca fethinden sonra da, kentin fizyonomisi ve mekânlarının önemi de giderek değişmiştir.
Ayrıca; Amerika kıtasının keşfinden sonra, 15-17. yüzyıla kadar Avrupa’nın ve ticaret sermayesinin ilgisi Yakındoğu’dan çok başka ülkelere çevrilince, dünya ticaret yolları Osmanlı topraklarından ayrılmış bulunuyordu. Bununla birlikte İstanbul, Osmanlı’nın başkenti olması, önemli boyuttaki nüfusu ve tüketim malları gereksinimi dolayısıyla 17. yüzyılda hala önemli bir ticaret merkezi, Galata ise ticari sermayenin geldiği noktada “nokta alan” idi.
Daha sonraki yüzyıllarda Rumeli’de ve Asya’da birçok kentin bağımsız devletlere dönüşme çabaları ve 19. yüzyılda başlayıp 20. yüzyıl başlarına kadar Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılması, İstanbul’un siyasal ve özellikle ticari süreçlerinin ve gelişmesinin durmasına neden olmuştur. Bunun uzantısı olarak, daha önceki yüzyıllarda ticari sermaye ve birim olarak İstanbul’da büyük ticarethaneler kapandılar ve bu alanı terk ettiler.
Osmanlı hükümetinin Avrupalı devletlerle 18. yüzyılın sonunda boğazları açması ve hububat gümrüğünü kaldırması ile boğazlardan başka anlamda bir ticari işlem ve süreç başladı: Transit ulaşımı. Bu ticari sermayeye akımında İstanbul limanı hemen hiçbir ekonomik önem ve egemenliğe sahip değildi.
İstanbul’un 1920’de Osmanlı başkenti olmaktan çıkıp, Ankara’nın yeni Türkiye’nin başkenti olması İstanbul’un etkisini azaltmıştır. 1920’de hükümet ve idare binaları Ankara’ya taşınınca İstanbul’daki saray, nezaret ve elçilik binaları da, kentin fizyonomisi içinde yerlerini korumakla birlikte, fonksiyonlarını kaybettiler.
5)    Sermaye mekânı ve haritası içindeki Galata’nın yerine daha yakından bakılacak olursa; burası Bizans’ın karşısında ve Haliç’in kenarında bulunup, Bizans kentinin yaşam tarihine az-çok karışan ve onunla birlikte yaşayan bir yerdir. Ne var ki; Galata, Bizans’ın ilk günlerinden beri kendini gösterdiği ve varlığı ve mekânı dolayısıyla ortaçağda pek çok önemli olaya sahne olduğu halde, önem derecesiyle orantılı şekilde kendisinden bahsedilmemiştir. Nedeni de, yazar ve tarihçilerin dikkatlerini çoğunlukla Galata karşısındaki Bizans’a yöneltmeleridir. Gerçi; Galata’ya ilişkin birkaç önemli eser var ise de, bunların çoğunluğu konuyu Latin dünyası bağlamında ele almışlardır. Galata’nın tarihi ve ekonomik ve ticari önemi sadece Bizans’a bağlı olmamış, tüm Latin dünyasının ve Akdeniz’de ticaretle uğraşan ulusların hemen tümü Bizans’a ve dolayısıyla daha sonra Galata’ya yönelmişlerdir. Ticaret için Bizans’a gelen Venedik, Cenova, Pisa tüccarları gibi İtalyan tüccarların tümü kentte kendi egemen alanlarını ve kolonilerini kurmaya ve büyümeğe başlamışlardır. Amalfililer, Lombardiyalılar, Venedikliler, Cenevizliler ve Museviler daha önce belirtildiği üzere birer mahalle ve ticarethane sahibi idiler.
Konstantinopolis’te ve Galata’da iktisadi ayrıcalıklara sahip olan milletlerin ilki Amalfililer ile Venediklilerdir. Pisalılar ile Cenevizlilerin elde ettikleri ticari ilişkiler ve ayrıcalıklar onlardan sonradır. Latinler İstanbul yönüne “Peramatis” denilen Balık Pazarı kapısından Sirkeci’ye kadar olan mahallede, yani kentin ticarete en açık olan kısmında bulunurlardı. Bu mahalle veya bölgelerin her birinde ilgili topluluğa ait “emboryon” veya “embolon” denilen üstü kapalı çarşılar, hanlar, mağazalar vardı. Her birinin de sahilinde iskeleleri olup Akdeniz ve Karadeniz’de tüm ticaret iskelelerine uğrayan gemileri bu iskelelere yanaşırlardı. Yerli halk ticaretten çok politika ve yönetim işlerine eğilimli olduklarından, özellikle deniz ticaretinin önemli bir kısmı bu yabancı tacirlerin elinde idi. Pisalılar bir “konsül”, Cenevizliler bir “podesta” ve Venedikliler de bir “balyos” tarafından yönetilirlerdi.
İstanbul’un fethinden sonra Galatalı’ların önemli bir kısmı gemileriyle İtalya’ya göç ettiklerinden, diğer kalanların kenti tümüyle terk etmeleri için Galatalı’ların ev, mağaza, değirmen, bağ ve hatta gemileri kendilerine bırakılarak, kiliselerinde ibadet edebilmelerine izin verilmiş, yalnız gümrük vergisi ödemeleri ve kiliselerinde çan çalmamaları şartı konulmuştur.
Fetihten sonra II. Mehmet, bir egemenlik işareti olarak Galata surlarının bazı kısımlarını yıktırmış, sahipleri kaçmış olan veya mevcut olmayan ev ve mağazalar mühürlenmiş, üç ay içinde döneceklere bunların iade edileceği ilan edilmiştir. Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere, artık İstanbul ve Galata’da bulunan Latin ve Rumların tümü Osmanlı devletinin sıradan bir unsuru haline dönmüştür.
6)     Konstantiye-Konstantinopolis-İstanbul 4. yüzyıldan beri metropolis mundi (dünya kenti) konumunda olup, 18. ve özellikle 19. yüzyılda yaşam biçimi, ticari yaşamı ve fizik yapısında temel değişimler görülmektedir. 19. yüzyılda metropol İstanbul ve Galata, yaşadığı çağa ayak uydurmaktadır. Bu gelişimi kentsel mekân, nüfus, coğrafi alan ve yüzölçümünde görmek mümkündür. Şöyle ki; mekânsal, yaşamsal ve kültürel alanda bir gecekondulaşma görülmekte, banliyöler doğmakta ve çeper semtlerin kent merkeziyle organik bir bütünleşmesi söz konusu olmaktadır. Diğer yandan kent, 19. yüzyıldan itibaren Atlantik endüstri bölgelerinin ilgisi ve etkisi alanına girmiştir. Beyoğlu (Pera) ve Galata bağlamında; merkezi yönetim bölgesi açısından 19. yüzyıldan itibaren bürokrasinin modernleştiği ve yönetim organlarının kurumsallaştığı görülmektedir. Ticari uzmanlaşma, dış dünya yaşamında finansal ve ticari sermayenin yoğunlaşması sonunda artmaktadır ve bu süreç özellikle Galata’da ve genel olarak Beyoğlu’nda izlenmektedir. Çünkü ticarethaneler, büyük mağazalar ve konumuz açısından somut ögeler olan hanlar burada gelişmiştir; bu da ticari ve ekonomik işler açısından önemli değişimlere yol açmıştır. Böylece; İstanbul’da eski çarşıların ticari ve finansal mekân olma özellikleri devam ederken, Galata ve Beyoğlu’nda mağazalar, ticarethane ve depolama etkinlikleri toplanmaya başlamıştır. Yani İstanbul ve özellikle Beyoğlu-Galata göz önüne alınırsa, iki merkezli bir metropol oluşmuş, bu da ikili bir yapıyı oluşturmuştur. Konut bölgesi olması açısından Beyoğlu ve Galata bölgelerinde bitişik düzen ve kâgir binalar artmıştır ve eski İstanbul’un ahşap yapılarına hem mekânsal hem de faaliyetsel açıdan tepeden bakmaya başlanmıştır. Öyle ki; varlıklı sınıflar Balat, Fener ve Samatya’yı terk edip Beyoğlu- Galata tarafına geçmiştir. Kentiçi bu hareketlilik yanında banliyö semtleri yaratılmış; Kadıköy, Bakırköy, Yeşilköy (Ayastefanos) yeniden şekillenmiştir. Tarabya ve Yeniköy sefarethanelerin (elçilikler) ve Levantenlerin yaşam bölgesi haline gelmiştir.                          
Bu çalışmada açıkça vurgulandığı üzere;
7)     Yüzyıllarca ticaretin, 19. yüzyılda ise finansın merkezi olan Galata, Osmanlı İmparatorluğu’nda para-sermayenin merkezi olma fonksiyonunu ve niteliğini uzun yıllar boyunca sürdürmüş ve ülkemizde kapitalizmin gelişimi sürecinde bazen çok belirleyici ve bazen yetersiz de kalsa hep önemli bir konuma sahip olmuştur. Türkiye’nin kapitalizme geçişinde birer belirleyici ara durak olan Tanzimat reformu ve Balta Limanı Ticaret Antlaşması, kapitalist ilişkilere entegrasyona zemin hazırlayan Galata’nın rolünü daha belirgin hale getirmiştir çünkü yüzyıllarca alışkın olduğu finans merkezi olma özelliğini taşımıştır.
Galata, Türkiye’nin sermaye mekân ve haritasında finans sermayenin yoğunlaşmasının izlenebileceği bir kentsel mekândır da. Cumhuriyetin kuruluşuna kadar bu niteliğini koruyan Galata, yeni Türkiye’nin kuruluşu öncesinde İstanbul’un işgali ve Rumların mübadelesi ile başlayan süreçte eski finansal gücünü ve belirleyiciliğini kaybetmiştir. Ulus-devlet oluşumu ise onun finans merkezi olma özelliğini giderek yitirmesine yol açmıştır. Daha önce de vurgulandığı üzere, Cumhuriyet’in ilanı ve İstanbul ve Galata’da yoğunlaşan ekonomik güç, birim ve ilişkilerin çoğu Ankara’ya taşınması ile Galata eski önemini yitirmiştir. Yani, Osmanlı’da kapitalizmin finansal ve mekânsal yayılmasına paralel olarak, kapitalizme kurumsal, yasal ve mekânsal geçiş açısından “süreklilikler kadar kopuşların da yaşanması” sözkonusudur.
Çalışmada; kapitalizmin İstanbul örneğinde görüleceği gibi, sermaye haritası “ticaretin ve finansın evleri olan” Galata hanlarından hareketle ele alınmıştır. Bu hanlar ticaretin ve para-sermayenin dolaşım yönünü ve değişimleri açığa çıkaran birimlerdir. Çünkü Galata hanları, genel olarak sermayeden tekil sermayelere inişi ve sermayeler arası rekabet ve işbirliğini de göstermektedir.
Çalışmanın bir önemli vurgusu; ulus-devlet, milli iktisat dönemi, Varlık Vergisi vb düzleminde Galata’nın devre dışı bırakılması ve 19. yüzyılın finans merkezi olarak tarihin tozlu sayfalarında yerini tekrar almaya başlamasıdır. Buradan, Galata ötesi Beyoğlu, Şişli ve Maslak (Mashattan) mekânlarını içeren sermaye haritasının yeniden çizilmesi gereği çıkarsaması yapılabilir.
8)     İstanbul-Galata’ya bir güzelleme yapılırsa, söylenecek söz Nea Roma, Bizans, Konstantinopolis, İstanbul çizgisinde; “Ben İstanbul’um, şehirlerin şehri, metropollerin kraliçesi, İmparatorlar gözdesi, sultanlar diyarı, yeryüzü incisiyim... İstanbul’um Ben, Ön Asya’nın, Yakın ve Orta Doğu’nun, Balkanların ve Doğu Ege’nin, Kafkasların ve Doğu Akdeniz’in en Avrupalısıyım Ben! Çağ açan, çağ kapayan en güçlü şehriyim bu diyarların, doğuştan Avrupalıyım, hem Bizanslı, hem Romalı, hem Osmanlı, hem Türküm!.. Bir bacağımı Avrupa’ya öbürünü Asya’ya atmış, içinden deniz geçen en eşsiz şehirim Ben! Yedi mübarek tepeme sereserpe yayılmış şehr-i azâmım Ben. İstanbul’um Ben; geçmişin ve geleceğin dengesi, yeryüzünün 2700 yıldır menapoza girmeyen tek dişisiyim! Benim adım İstanbul”dur (Buket Uzuner, İstanbullular).      

Nihat Falay

MEHMET TÜRKAY

Birkaç Söz

İçinde bulunduğumuz coğrafyanın kapitalizm ile karşılaşması, uyum sağlama çabaları ve nihayet biri diğerinden farklı kapitalistleşme süreçlerinin bir başka taraftan okunması ve/veya değerlendirilmesi karşımıza Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme sürecini getirecektir. Bu süreç aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu ile genel olarak, erken kapitalistleşme sürecine giren ve farklı formlarda kendi aralarında çatışan kapitalist ulus devletlerden oluşan bir “Batı” ile mevcut ilişkilerin asimetrik bir sürece girdiği tarihsel bir döneme tekabül etmektedir. Burada vurgulanan asimetrik ilişki içinde kullanılan “Batı” bu bağlamdaki tanımı gereği kapitalizmin ortaya çıktığı, kendi içinde ve dışarıya, diğer coğrafyalara yayılmasını temsil eden sembolik bir niteliğe sahiptir. Bu alanda yapılan çalışmaların önemli bir kısmı Batı’yı sadece kültürel kodlar ve buna bağlı olarak “yaşam tarzı” ile tanıdıkları, anladıkları ve en nihayet anlattıkları için bir bütünsellik içinde değerlendirememektedirler. Bu durum esas itibarı ile ne ile uğraştıklarını “gerçekten” anlamaya fırsat vermeyen, sorgulama koşullarının hiçbir biçimde gündeme gelmediği bir “analiz” çabasıyla doğrudan bağlantılıdır. Vurgulamaya çalıştığım handikaplarda kritik olan; bütünsel bir işleyişe sahip olan kapitalizmin kompartımanlara ayrılarak anlaşılma ve değerlendirilmeye dönük bir perspektifin yaygın kabul görmesine dairdir.
Bu çerçevede Türkiye’nin kapitalistleşmesinin tarihsel mimarisini görmek, izleyebilmek önem kazanmaktadır. “Türkiye” ifadesi kendi başına bir şey ifade etmez böyle bir bağlamda. Çünkü, ancak “Türkiye” olmayı önceleyen süreçte yaşananlar göz önüne alındığında sonrasını anlamlı bir yere oturtabiliriz. Bu çerçevede baktığımızda bu çalışmanın temel sorunsalını anlayabilmek, kapitalizmin mekânsal olarak yayılma dinamik ve eğilimlerini kendi tarihsellikleri içinde değerlendirebilmekle mümkündür.
Bu anlamda, kapitalizmin Batı Avrupa’dan diğer coğrafyalara mekânsal olarak yayılması, bazı durumlarda ardışık bazı durumlarda eşzamanlı süreçler olarak hayata geçmiştir. Kendi içinde çatışmalı olan Batı Avrupa kapitalizmi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun karşı karşıya gelme serüveni deneyim ve etki farklılıklarıyla beraber değerlendirildiğinde “yeni” koşullarda karşılaşmanın gerekliliklerine uygun olarak mekânsal karşılaşmayı anlamlı ve sürekli kılacak yeni ilişkilerin taşınması ve daha da önemli olanı, bu ilişkileri sürekli kılacak kurumların oluşması ve/veya oluşturulması başlayan dönüşümün mantıki sonuçlarına ulaşılmasının koşullarının oluşması anlamına gelecektir. 
Yukarıda paragrafta vurgulanan ilişki ve süreçlerin Osmanlı’nın çözülme sürecinde hangi aktörler aracılığıyla ve nasıl hayata geçtiğinin anlaşılmasında da karşımıza, birbirinden farklı mekânlarda farklı faaliyet alanları çıkacaktır. Kapitalizmle eklemlenme süreci, oluşmaya başlayan sermayenin dallarının, finans, üretici ve meta sermayenin aktörlerinin sürece farklı tepkiler vermesini de beraberinde getirecektir. Bu çalışma kendi alanını finans sermayenin yaşanan kapitalist eklemlenme sürecinde nasıl bir yol izlediği ve hangi aktörler aracılığı ile bu işlevi yerine getirmeye çalıştığı üzerine yoğunlaşmaktadır. Söz konusu eklemlenme süreci kendi tarihselliğinde hangi mekânda, hangi aktörlerle hayata geçmiştir ve sonrasında nasıl bir dönüşüm yaşanmıştır soruları bu çalışmanın genel aksını oluşturmaktadır. Dolayısı ile büyük ölçüde finans sermayenin etkilediği asimetrik bir eklemlenme sürecinde sermayenin mekansal olarak nasıl bir dağılım yaşadığı bu çalışmada “sermayenin haritalanması” kavramıyla karşılanmaktadır. Bu haliyle sermaye ve mekân ilişkisi ve işlevini merkeze alan bir çerçevede soruna yaklaşıldığında çalışmanın özelliği gereği Galata kendi başına kritik bir mekân olarak ortaya çıkmaktadır.
Kapitalistleşme süreci kendi içinde çelişen, farklılaşmalardan oluşan eşitsiz ve bileşik bir süreç olarak yaşanmaktadır. Bu çalışmada olduğu gibi sürecin bütünselliği göz önüne alındığında geçmişi değerlendirmek/anlamak, bugüne ve yaşanmakta olanlara dair isabetli tespitler yapmayı kendi tarihselliği içinde olanaklı kılmaktadır. Bu çalışma vurgulanan sorunlu alanların anlaşılması ve çözülmesine dair yapılan ve yapılacak olan çalışmalara önemli bir katkı niteliği taşımaktadır. Mekânsal olarak Galata’ da yerleşen finans sermayenin Osmanlının son döneminde nasıl bir yer, etki ve faaliyete sahip olduğu çalışmada ticaret yıllıkları üzerinden hem fonksiyonuna göre hem de mekâna nasıl yerleştiklerine göre sınıflanmakta ve bu çerçevede hanların önemi ortaya konmaktadır.    
Diğer taraftan Osmanlının çözülmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci bu çalışmanın bir diğer boyutunu oluşturmaktadır. Bu süreçte çalışmada vurgulananlar, yaşananları meşrulaştırmamayı akılda tutarak, kapitalist rasyonelin işleyişi ile ilgilidir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte yaşanan süreçteki “sermaye birikiminin ulusal dönüşümü” olarak tanımlayabileceğimiz durum, cumhuriyet döneminde yaşanan Varlık Vergisi ve çalışmanın kendisini tarih dilimi dışında olmakla birlikte 6-7 Eylül olayları gibi, servetin el değiştirmesiyle sonuçlanan kapitalist rasyonelin mantığına uygun gelişmeleri içermektedir. Bir mekânın sermayenin talepleriyle biçimlenmesine iyi bir örnek olan Galata ve çevresi kapitalist sermaye birikim sürecinin değişen gereksinimlerine sürekli cevap veren bir mekân olarak öne çıkmaya bugün de devam etmektedir.
Nihai olarak Başak Ergüder’in bu çalışması Türkiye kapitalizminin bugün yaşadığı sürecin geçmişteki izlerine ışık tutacak tarihsellikleri açığa çıkaran bir niteliğe sahiptir. Tarih tekerrür etmez ama bu çalışmadaki bakış açısı, tarihin izlerini bugün yaflananların kendi “tarihsellikleri” içinde izlenebilirli€ini de takip edebilmemizi mümkün kılarak geçmifle do€ru ve geçmiflten bugünlere iz sürülebilmesine katkı yapacaktır.

Mehmet Türkay

KÜNYE

1. Basım Aralık 2011
13.5x19.5 cm
432 sayfa
ISBN 978-605-61579-6-7
Yayına Hazırlayan: Serap Korkusuz Kurt
Kapak Tasarımı: İlknur Kavlak
Baskı Öncesi Hazırlık: Ülkü Gündoğdu

KAPAK


ARKA KAPAK

"Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte yaşanan süreçteki ‘sermaye birikiminin ulusal dönüşümü’ olarak tanımlayabileceğimiz durum, Cumhuriyet döneminde yaşanan Varlık Vergisi ve çalışmanın kendisinin tarih dilimi dışında olmakla birlikte 6-7 Eylül olayları gibi, servetin el değiştirmesiyle sonuçlanan kapitalist rasyonalin mantığına uygun gelişmeleri içermektedir. ... Tarih tekerrür etmez ama bu çalışmadaki bakış açısı, tarihin izlerini bugün yaşananların kendi ‘tarihsellikleri’ içinde izlenebilirliğini de takip edebilmemizi mümkün kılarak geçmişe doğru ve geçmişten bugünlere iz sürebilmesine katkı yapacaktır.”            
Mehmet Türkay

“Çalışmada; kapitalizmin İstanbul örneğinde görüleceği gibi, sermaye haritası ‘ticaretin ve finansın evleri olan’ Galata hanlarından hareketle ele alınmıştır. Bu hanlar ticaretin ve para-sermayenin dolaşım yönünü ve değişimleri açığa çıkaran birimlerdir. Çünkü Galata hanları, genel olarak sermayeden tekil sermayelere inişi ve sermayeler arası rekabet ve işbirliğini de göstermektedir. Çalışmanın bir önemli vurgusu; ulus-devlet, milli iktisat dönemi, Varlık Vergisi vb. düzleminde Galata’nın devre dışı bırakılması ve 19. yüzyılın finans merkezi olarak tarihin tozlu sayfalarında yerini tekrar almaya başlamasıdır.”         
 Nihat Falay